Genel

Bizden Bir Haber: Bilgelik Ağacının Gölgesinde

8 Nisan 2025

Genel

Cesur Adam: Patrice Lumumba

5 Mart 2025

Afrika

The Unresolved Struggle for Western Sahara: The Polisario Front and the Quest for Self-Determination

18 Şubat 2025

Afrika

Impact de la Diplomatie Economique de L'Union Africaine Sur la Prospérité des Nations Africaines

11 Şubat 2025

Amerika

“Zengin” ve “Fakir” Adam Veda Etti: Mujica’nın Ardından

José Alberto “Pepe” Mujica Cordano, 20 Mayıs 1935’te Montevideo, Uruguay’da doğdu ve 13 Mayıs 2025’te aynı şehirde vefat etti. Mujica, Latin Amerika’nın yakın tarihindeki en dikkat çekici figürlerden biri olarak kabul edilir. Hayatı, silahlı mücadeleden devlet başkanlığına, hapishane hücrelerinden uluslararası platformlara uzanan bir yolculuğu temsil eder. Mujica’nın yaşam öyküsüne, siyasi kariyerine, ilkelerine ve mirasına kısa bir bakış atalım: Erken Yaşamı ve Gerilla Faaliyetleri Mujica, gençliğinde Uruguay’ın sosyal adaletsizliklerine karşı duyduğu derin rahatsızlıkla politikaya ilgi duymaya başladı. 1960’larda, Küba Devrimi’nin etkisiyle, Uruguay’da sosyalist bir dönüşüm hedefleyen Tupamaros (MLN-T) adlı silahlı gerilla hareketine katıldı. Bu dönemde, bankaların soyulması, gıda dağıtımı ve siyasi tutukluların serbest bırakılması gibi eylemlerde bulundu. 1972’de tutuklanan Mujica, Uruguay’daki askeri diktatörlük döneminde toplam 14 yılını hapiste geçirdi. Bu süre zarfında ağır işkencelere maruz kaldı ve insanlık dışı koşullarda yaşadı. 1985’te demokrasiye geçişle birlikte serbest bırakıldı ve siyasi mücadeleye yasal yollardan devam etmeye karar verdi. Siyasi Kariyerinin Başlangıcı Serbest bırakıldıktan sonra Mujica, 1989’da kurulan Halkın Katılım Hareketi’nin (MPP) kurucularından biri oldu. Bu hareket, sol görüşlü partilerin oluşturduğu Geniş Cephe (Frente Amplio) koalisyonunun bir parçasıydı. 1994’te milletvekili, 1999’da ise senatör seçildi. 2005-2008 yılları arasında Tarım, Hayvancılık ve Balıkçılık Bakanı olarak görev yaptı. Devlet Başkanlığı Dönemi (2010-2015) 2009’da Geniş Cephe’nin cumhurbaşkanı adayı olan Mujica, seçimleri kazanarak 1 Mart 2010’da Uruguay’ın 40. devlet başkanı oldu. Görev süresi boyunca, Uruguay’da sosyal reformları hayata geçirdi: 2013’te, marihuana üretimi ve satışını devlet kontrolüne alarak yasallaştırdı. Kadınların kürtaj hakkını tanıyan yasayı onayladı. Her öğrenciye bir dizüstü bilgisayar sağlayan “Plan Ceibal” gibi projeleri destekledi. Mujica’nın liderlik tarzı, sade yaşamı ve alçakgönüllülüğüyle dikkat çekti. Başkanlık sarayında yaşamayı reddederek, Montevideo’nun kırsalında mütevazı çiftliğinde yaşamaya devam etti ve maaşının büyük bir kısmını hayır kurumlarına bağışladı. Siyasi Felsefesi ve İlkeleri Mujica’nın siyasi felsefesi, insan merkezli bir yaklaşıma dayanıyordu. Tüketim toplumunu eleştirerek, gerçek özgürlüğün maddi zenginlikte değil, sade bir yaşamda ve insan ilişkilerinde yattığını savundu. Bir konuşmasında şöyle demiştir: “Fakir değilim. Azla yetinen zenginim. Gerçek yoksulluk, sınırsız arzulara sahip olmaktır.” Bu yaklaşımı, onu dünya genelinde “dünyanın en fakir başkanı” olarak tanınır hale getirdi, ancak o bu tanımı reddetti, çünkü kendisini zengin olarak görüyordu; zira ihtiyaç duyduğu her şeye sahipti. Kendisine yöneltilen, “Hayatın bir noktasında ölüm korkusu kaybolur mu?” sorusuna şöyle cevap veriyordu: “Ölüm karmaşık bir hanımefendidir; affetmez, her zaman oradadır. Ama eğer ölüm olmasaydı, hayat bu kadar lezzetli olmazdı, sıkıcı olurdu. Ölüm, hayatı bir maceraya dönüştürür. Dünyada her birimiz için var olan tek mucize, doğmuş olmamızdır. Neden mi? Çünkü başka birinin doğması için 40 milyon olasılık vardı ama sen doğdun. Ancak yaşam gündelik bir şey olduğu için, ona değer vermiyoruz. Oysa hayatta olmak en değerli şeydir, bir maceradır. Büyük soru şudur: Hayatımızda zamanı neye harcıyoruz? Çünkü eğer zaman geçip giderse… Hayatımızın anlamı nedir? İşte bu, en kişisel büyük sorudur.” Uluslararası İmajı ve Etkisi Mujica’nın liderlik tarzı, dünya genelinde büyük takdir topladı. Birçok uluslararası medya kuruluşu, onun sade yaşamını ve dürüstlüğünü övdü. 2012’de Rio+20 Zirvesi’nde yaptığı konuşma, kapitalist tüketim kültürünü eleştirmesiyle geniş yankı buldu. Ayrıca, Emir Kusturica’nın yönettiği “El Pepe, Una Vida Suprema” adlı belgesel, onun hayatını ve felsefesini geniş kitlelere tanıttı. Emeklilik ve Son Yılları 2015’te başkanlık görevini tamamladıktan sonra senatör olarak siyasi kariyerine devam etti. Ancak 2020’de, yaşının ilerlemesi ve COVID-19 pandemisi nedeniyle aktif siyasetten çekildiğini açıkladı. Nisan 2024’te, yemek borusu kanseri teşhisi kondu. Ocak 2025’te, kanserin karaciğerine yayıldığını ve tedaviyi reddettiğini duyurdu. 13 Mayıs 2025’te, Montevideo’daki çiftliğinde hayatını kaybetti. Ölümü, Uruguay ve dünya genelinde büyük üzüntüyle karşılandı. Mirası ve Etkisi Mujica’nın mirası, sadece Uruguay’da değil, dünya genelinde hissedilmektedir. Onun liderlik tarzı, politika yapma biçimi ve yaşam felsefesi, birçok lider ve vatandaş için ilham kaynağı olmuştur. Sade yaşamı, dürüstlüğü ve halkla kurduğu samimi ilişkiler, modern siyasette nadir görülen özelliklerdir. Sonuç José “Pepe” Mujica, yaşamı boyunca adalet, eşitlik ve insan onuru için mücadele etti. Gerilla hareketinden devlet başkanlığına uzanan yolculuğu, inançları uğruna ne kadar fedakarlık yapabileceğinin bir göstergesidir. Onun hayatı, siyasetin sadece iktidar değil, hizmet ve özveri meselesi olduğunu gösteren bir örnektir. Kaynakça BBC News. (2025). Uruguay’s José Mujica, world’s ‘poorest president’, dies. Retrieved from https://www.bbc.com/news/articles/c0j71402z58o The Guardian. (2025). José ‘Pepe’ Mujica, former guerrilla and ex-president of Uruguay, dies aged 89. Retrieved from https://www.theguardian.com/world/2025/may/13/jose-mujica-uruguay-dead Reuters. (2025). Jose Mujica, Uruguay’s former leader, rebel icon and cannabis reformer, dead at 89. Retrieved from https://www.reuters.com/world/americas/uruguays-former-president-mujica-dead-89-2025-05-13/
Editor on
Genel

Bizden Bir Haber: Bilgelik Ağacının Gölgesinde

Zamanın başlangıcında, Uganda’nın derin ormanlarında bir Bilgelik Ağacı vardı. Bu ağaç, yeryüzündeki tüm bilgiyi, hikâyeleri ve sırları dallarında saklardı. Ağacın dallarında ise nadir görülen bir Kızıl Kuş yaşardı. Bu kuşu yalnızca kalbi temiz, niyeti doğru olanlar görebilirdi. Birçok kişi ağacı bulmak için yola çıktı. Kimileri açgözlülükle, kimileri kibirle yaklaştı ve ormanda kayboldu. Ancak sabırlı, iyi niyetli ve arayışında samimi olanlar sonunda Bilgelik Ağacı’nın serin gölgesine ulaşabildi. Kızıl Kuş onların başlarının üstünde uçar, kanatlarının sesiyle onlara ilham verir ve gizli bilgileri kulağına fısıldardı. O günden bu yana, halk arasında şöyle denir:”Gerçek hikâyeler sabırla, saf kalple arandığında bulunur.” Kampala Kitap, işte bu Bilgelik Ağacı’nın gölgesinde doğdu. Bizler, hikâyelerin gerçek gücünü arayan sabırlı yolcularız. Açgözlülüğe değil, samimi arayışa inanıyoruz. Her kitap, Kızıl Kuş’un bir kanat çırpışı; her kelime, Bilgelik Ağacı’nın fısıltısıdır. Kampala Kitap, temiz niyetle yola çıkanlara hikâyelerin en saf hâlini sunar. Çünkü gerçek bilgi, sabırla ve kalbin dürüstlüğüyle bulunur. Kampala Kitap– Bilgelik gölgesinde doğan hikâyeler.
Editor on
Genel

Cesur Adam: Patrice Lumumba

Afrika her alanda kendi kendine yetecek bir kıta. Bunu yalnızca altın, bakır gibi madenler, doğal güzellikler ya da tarım, hayvancılık gibi faaliyetlerdeki bereketli çıktılarla sınırlamak mümkün değil. Tarih boyunca yetiştirdiği önemli şahsiyetlerle insana dair, insan için olan tüm sosyolojik gerçeklerde de kendine yeten bir kıta. Kimi zaman bu ikinci yönün bazı Afrikalılar tarafından bile görmezden gelinmesi, belki de sömürge ve sömürge sonrası dönemlerde peşinden gidilecek gerçek halk kahramanlarının isimlerinin daha fazla duyulmasına mâni olan etkenlerden biri oldu. Patrice Lumumba da onlardan biriydi. O, yaşamı ve uğradığı suikast sonucunda ölümüyle emperyalizm karşıtı söylemde olduğu kadar Pan-Afrika düşüncesine de ilham veren kişilerden biri olmuştur. İçine doğduğu dönemin ve sömürgecilerin karanlık düşüncelerinin zorluğu ile mücadeleye girişmiştir. Bu mücadele ilk meyvelerini verirken 1961 yılının başında bir suikasta kurban gitmiş, belki ondan rahatsız olanlar tarih sahnesinden silinirken Lumumba, bugün hala anılır olmuştur. Sankara ile benzer bir son yaşayan Lumumba’nın hayatına değinmek için önce Kongo’da başlayan sömürge dönemine, burada oluşan yapının nasıl örgütlendiğine bakmak isabetli olacaktır. Nitekim bu bölge, kıtanın en zengin yeraltı kaynaklarına sahip olması dışında Afrika’nın paylaşımını uluslararası bir kongreye taşıyacak kadar büyük bir öneme sahiptir. Değerli Bir Havza ve Ona Sahip Olma Mücadelesi: Kongo Kongo’nun sömürgeciler tarafından keşfini sağlayan kişi Henry Morton Stanley’dir. Stanley, maceracı kişiliğinin yanı sıra New York Herald muhabiriydi. Kendisine, bir misyoner ve aynı zamanda kâşif olan ve bir süredir Afrika’da kayıp durumdaki David Livingstone’u bulma görevi verildiğinde kıtaya adım atmış, ilk yolcuğunda Zanzibar’a ulaşmıştır. Aradığı Livingstone’u da bugün Tanzanya’nın Demokratik Kongo Cumhuriyeti sınırında kalan Ujiji şehrinde bulmuştur. Sonrasında İngiltere’ye dönmüş, Livingstone’un ölüm haberinden sonra da Afrika’ya ikinci seferini düzenlemeye karar vermiştir. İkinci seferde Nil Nehri’nin kaynağını bulma üzerine çalışmalar yapmaya başlamış ve Nyanza gölünün Nil’in kaynağı olduğunu tespit etmiştir. Bugünkü Uganda sınırları boyunca ilerlerken Buganda Kralı Mutasa ile tanışmıştır. Mutasa, Stanley’in sarayda İslamiyet karşıtı propagandası üzerine 1875 yılı Ekiminden 1876 Martına kadar yetmiş kadar Müslümanı diri diri yaktırmıştır (Avcı; Kavas, ty.). Ardından Kongo havzasına yönelen Stanley buradaki zenginlikleri keşfetmiştir. Kongolulardan gördüğü sıcak karşılamadan sonra büyük zenginlikler hayal etmiş ve şunları eklemiştir: “Karşılaştığım her samimi yüzlü yerlide, şu anda yaşadığı verimsizlik durumundan kurtulması adına bana bir yardım vaadi görüyorum: Ona bir çiftçinin güçlü uzuvlu çocuğuna baktığı saygıyla bakıyorum. O, asker-işçi saflarında geleceğin bir üyesidir. Kongo havzası, onun sınıfından yeteri kadarını alabilirsem, uçsuz bucaksız, üretken bir bahçe haline gelebilirdi” (Wrong, 2000:33). Stanley, değerli ağaçları, fildişlerini ve mineralleri sistematik olarak ayrıntılı bir biçimde açıklamıştır. Yaptığı hesaba göre Kongo havzasında yaklaşık on beş bin sürü ve bu sürülerde yaklaşık iki yüz bin fil olduğu ve her birinin yaklaşık yirmi üç kiloluk fildişi taşıdığını varsaymaktadır. Bu hesabın ekonomik karşılığı beş milyon pounddur (Stanley, 1985: 356). Ekonomik olarak büyük fırsatlar sunan değerli havza Stanley tarafından önce İngilizlere önerilmiş, umduğu karşılığı alamadığında Belçika Kralı İkinci Leopold’un kapısını çalmıştır. Leopold, kendisine sunulan bu cazip teklifi geri çevirmemiş ve Stanley’in gösterdiği doğrultuda Kongo’ya sahip olmak için gerekli adımları atmaktan geri durmamıştır. Stanley, bölgede her zamanki Afrika misafirperverliği ile karşılandıktan sonra yerlilerin, üzerinde tam olarak ne yazdığını anlayamadıkları anlaşmalar imzalamalarını sağlamış, mülk sahiplerinin anlaşmalara koyduğu X işaretiyle bunları yürürlüğe koymuş ve pek çok yerleşim alanının kullanımı bu şekilde Leopold’a geçmiştir. Stanley 1884’te Léopold’un sarayına döndüğünde en az beş yüz antlaşmayla övünebilir durumda bulunmaktadır. Ayrıca Kongo’nun ilk başkenti ve Léopoldville kasabası (bugünkü Kinşasa) olan Vivi’yi kurduğu haberini de vermiştir. Bunlar gerçekten de kral için büyük hediyeler anlamına gelmektedir (Zeilig, 2008: 3). Zaman içerisinde Leopold’un Kongo’daki egemenliği hızla artmış ve devasa boyutlara ulaşmıştır. Nitekim onun adına bölgeye gelenler tipik bir sömürge mantığıyla Kongo halkına zulmetmeye başlamıştır. Kongoluların kendi topraklarında köle haline getirilmesi bu şekilde başlamış ve büyük bir hızla devam etmiştir. Sömürge arayışının hızlandığı ve Batı ülkelerinin Afrika’da egemenlik yarışına girmeye başladığı dönemde, bu ülkelerin aralarındaki paylaşımı daha net bir şekilde düzenleme ihtiyacı belirmiş ve bu sebeple uluslararası bir konferans tertip edilmesine karar verilmiştir. Bu konferans, bağımsızlığına dek Kongo’nun geleceğine yön verecektir. Başkasının Topraklarını Paylaşmak: Berlin Konferansı Berlin Konferansı, 15 Kasım 1884 ile 26 Şubat 1885 tarihleri arasında düzenlenen ve sonucunda yedi bölüm ve otuz sekiz maddelik bir anlaşmanın ortaya çıktığı konferanstır. Sonuçları açısından Afrika’da yaşanan sömürgecilik hızını ve yıkım gücünü artıran bir süreç olarak görülmektedir. Başlıca düzenlenme sebebi, tüm kıtaya yayılan Avrupa güçlerinin birbirlerinin “egemenlik” haklarına müdahalelerinin önlenmesi ve yeni yerleşilen yerler üzerinden çatışma veya savaşların başlamasını önlemektir. Almanya’nın başını çektiği bu konferansın en önemli hususu Kongo havzası üzerindeki paylaşım savaşının sonlandırılması ve Afrika’nın sömürüsünün doğal bir süreç dahilinde devam ettirilmesi olmuştur. Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Avusturya-Macaristan, Belçika, Danimarka, Fransa, İngiltere, İtalya, Hollanda, Portekiz, Rusya, İspanya, İsveç-Norveç Krallığı, Osmanlı Devleti konferansa katılan ülkelerdir. Konferansın sunumu noktasında kullanılan dil önemlidir. Aslında Afrika’yı bölme ve sömürme planının teoriden pratiğe dökülmesi için yapılan bu konferans, Afrikalıları rahatsız etmemek için ticaret bölgesi kurulması, serbest dolaşımın sağlanması gibi ilkelerin yaygın hale getirilmesinin önünü açmak olarak da lanse edilmiştir (Şahin, 2018: 4). Konferansın Kongo açısından en kritik maddesi Özgür Kongo Devleti’nin kurulmasının kararlaştırılması ve mülkiyetinin de Belçika Kralı Leopold’a bırakılmasıdır. Koskoca bir ülkenin, başka bir ülkenin kralının şahsi mülkiyeti haline getirilmesi utanç duyulacak vakalardan biri olarak hatırlanacaktır. Kralın yaptığı zulüm ve Kongoluların gözyaşları da hafızlarda durmaktadır. Afrika’nın sahibi Afrikalıların yok sayılması, zaman içerisinde sömürünün, köleliğin ve buna bağlı olarak misyoner hareketlerin de artışını beraberinde getirmiştir. Kongo, daha sonrasında kralın şahsi mülkiyetinden alınıp Belçika’ya bırakılacak ve sömürü artık bireysel bir idareden organize bir yağmaya dönüşecektir. Empreyalizme Karşı Mücadele ve Lumumba Patrice Lumumba, 2 Temmuz 1925’te Katako-Kombe bölgesindeki Onalua köyünde doğmuştur. Tetela etnik kökenine mensup bir ailede doğmuş ve Tetela dilini konuşarak büyümüştür. Lumumba, sömürü döneminin içinde doğup büyümüş ve içinde bulunduğu durum ona küçük yaşlarından beri rahatsızlık vermiştir. O dönemde diğer yerlerde olduğu gibi Katako-Kombe’de de Leopold’un emriyle halkın tarlalarda ve çeşitli üretim alanlarında çalıştırılması sürerken diğer yandan da misyonerlerin etkinliği artmıştır. Oluşturulan sömürü düzeni içerisinde yeteri kadar çalışmadığı düşünülen kişilere büyük baskılar yapılmakta ve bu baskılar cezalandırmalara dönüşmektedir. Zorlu bir dönemde dünyaya gelen Lumumba, henüz çocukluk döneminde arkadaşları arasında baskın bir karakter olduğunu göstermeye başlamıştır. İki çocukluk arkadaşının anlattığı bir hikâye onun çocukluk çağındaki özgüvenini ortaya koymaktadır. İlkokulun dördüncü yılındayken, bölgenin sömürge temsilcisi pamuk ve kauçuk üretimini izlemek için Onalua’yı ziyaret etmiştir. Temsilci, Onalua sakinlerinden gelen pamuğun kalitesinden dert yanmaktadır. Adamın bu tavrından korkan, çekinen köylüler, özür dileyerek ona tavuk ve yumurtalarını teklif etmişlerdir. Lumumba öfkelenir ve “adamı pusuya düşürmek” için iki arkadaşıyla gizlice örgütlenirler. Sonuçlardan korkan arkadaşları, Lumumba’yı terk ederken o beyaz adamla tek başına yüzleşmeyi göze almıştır. O yaşında bir etkisi olmasa da temsilci, gördüklerinden etkilenerek Lumumba’nın babasıyla görüşmek istemiştir (Zeilig, 2008). Bölgedeki iki okul da misyonerlerin olduğundan çok fazla eğitim seçeneği yoktu. Lumumba ilkokula Katolik misyonerlerin açtığı okulda başladı. Misyoner okullarındaki öğretmenlerin çoğu aynı okullardaki öğrencilik yıllarından sonra öğretmen olmuşlardı. Fransızca, ders olarak müfredatta bulunmasına rağmen, öğretimin çoğu yerel dilde veriliyordu. Lumumba bu okuldan bir öğretmenle yaşadığı sorun yüzünden ayrılmıştır. Öyle ki sorun yaşadığı öğretmeni, daha sonra kayıt yaptırdığı okula da onun hakkında olumsuz referans vererek zorlukların devamına sebep olmuştur. Hayatını değiştirecek en önemli adımlardan biri, okul meselesi sebebiyle Stanleyville trenine binerek oraya gitmesidir. Memuriyetle tanışması, yerleştiği yeri evi kabul etmesi ve geleceğe dair hayaller kurması burada olmuştur. Stanleyville oldukça kritik bir bölgeydi. Bakır zengini Katanga eyaleti ile Güney Afrika’yı birbirine bağlayan bir demiryolu bağlantısı açılmış ve elmas madenciliği genişlemişti. 1930’a kadar Kongo, dünyadaki endüstriyel elmasların en az yarısının üretimini üstlenmişti. Diğer bir üretim alanı ise, sömürge devleti tarafından karlı bir ihracat ürünü olarak teşvik edilen pamuktu. İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine yakın yıllarda Kongo, dünyadaki kobaltın yüzde yetmiş üçünü ve dünyanın bakır arzının yüzde on beşini üretmekteydi (Mulopo, 1992: 31). Stanlevville, Kongo’nun ileride elde edeceği bağımsızlığın ayak seslerinin duyulduğu yerlerden biri olmasıyla ünlenmiştir. Bölgedeki ağır üretim şartları, bir süre sonra işçi sınıfının hak taleplerini beraberinde getirmiştir. Sömürge altındaki bir ülkedeki işçi hakları talebinin yalnızca şartların iyileştirmesi hedefinde olmayacağı, bir adım ötesinin egemenlik talebini beraberinde getireceği açıktır. Nitekim 1941 yılındaki grev, geniş bir alana yayılmış ve Elisabethville’e kadar ulaşmıştır. Asayişin sağlanamayacağından korkan yönetimin bölgeye asker sevk etmesi ve ücretlerin artırılması sözü grevi kırmaya yetmemiş ve can kayıpları yaşanmıştır (Perrings, 1979: 227). Grevler aralıklarla sonraki yıllarda da sürerken, Stanleyville, Lumumba’nın kendini geliştirdiği ve bunu hissettiği yer olmaya başlamıştır. Çok iyi olmayan Fransızcasını geliştirdikten sonra yazarlığa başlayan Lumumba, La Croix du Congo, L’Afrique et le Monde ve La Voix du Congolais isimli süreli yayınlarda çeşitli yazılar yazmıştır (Zeilig, 2008: 240). Yazılarında salt sömürge düşmanlığından çok siyah ve beyazların uyum içinde yaşama gerekliliğine vurgu yapmıştır. Sömürge yönetiminin gerçekliği ve acı yönü ise beyaz bir kadının ona kendi ülkesinde “pis maymun” şeklindeki hitabında ortaya serilmektedir. Afrikalının çekingenliğinin bitmesi gerektiğine dair inancı burada pekişmiştir (Woodard, 2006: 58). Lumumba, bir süre sonra évolué statüsüne ulaşmıştır. Bu statü, “uygar” olduklarını kanıtladıkları bir sınavı geçen siyah orta sınıfa verilen bir unvandır. Bu ayrıcalıklı statü, Avrupa standartlarına göre “eğitilen” Kongolulara verilmekteydi. Evolués örneği, bu dönemde Batılı sömürgecilerin sahip olduğu paternalist anlatının tipik bir örneğidir. Paternalist anlatıda Belçika, bağımsızlığına hazır kabul edilene kadar “çocuğunu” eğitmiş ve geliştirmiştir. Lumumba, Belçika tarafından eğitildiğine göre becerilerini ve eğitimini onlara borçlu olmalıydı (Blommaert & Verschueren, 1987). 1954’te Lumumba, Stanleyville’deki en önemli organizasyonlardan biri olan Association des Évolués de Stanleyville (AES) başkanlığına seçilmiştir. 1955’te, bir grup évolués ile hükümet sponsorluğunda bir turda Belçika’yı ziyaret etmiş ve bu turda, Kral Baudouin ile tanışmıştır. Birçok organizasyona katılması, dil ve retorik yeteneği nedeniyle Lumumba, istisnai bir entelektüel olarak kabul edilmiştir (Gerard, 2015: 15). Kendisinin de daha önce yazdığımız mektubunda belirttiği gibi hem Kongolular hem de Belçikalılar tarafından farklı bir konumda tutulduğu gerçektir. Belçika ve sömürge yönetimi hususlarında fikrinin tamamen değiştiği ve sömürge karşıtı kimliğe büründüğü dönem hapsedildiği ve uğradığı ırkçılığın dozunun en yüksek seviyeye ulaştığı zaman yaşanmıştır. Yaşadıkları onu, artık bağımsızlığın en önde gelen savunucularından biri haline getirecektir. Stanleyville sonrasındaki durağı Leopoldville olmuş ve burada siyasetin daha fazla içinde olma fırsatı yakalamıştır. Leopoldville’de bira satıcısı olarak işe girmiş ve sattığı Polak birasını överek belagatini geliştirmiştir. İşi vesilesiyle bar ve salonlarda siyaset tartışırken ağını genişleterek popüler bir isim olmuştur. Lumumba, siyasi parti Kongo Ulusal Hareketi’ne (Mouvement National Congolais’e; MNC) katılmış ve 10 Ekim 1958’de örgütün başkanlığına seçilmiştir (Lumumba the Political Actor, 2019). Kongo’yu bağımsızlığa götürecek olayların fitilinin ateşleneceği bu şehir ve Lumumba ile birlikte yeni bir söylem geliştirecek olan Kongo Ulusal Hareketi (Mouvement National Congolais; MNC) Kongo tarihi için büyük bir önem taşımaktadır. Siyasi yükselişi sırasında Lumumba meslektaşları tarafından da saygın bir konuma yükselmiştir. Gana’daki Altıncı Pan-Afrika Konferansı’na davet edilmiş ve oradaki etkileyici konuşmasında şöyle demiştir: “Bizi tüm Afrika ülkelerinin ve tüm dünyanın nitelikli liderleriyle buluşturan bu tarihi konferans bize bir şeyi gösteriyor: Bizi ayıran sınırlara, etnik farklılıklarımıza rağmen aynı vicdana sahibiz, gece gündüz ıstırap içinde yıkanan aynı ruh, Afrika kıtasını bağımsız kılmak için aynı istek…” (McKown, 1969: 6). 1959 yılında Kongo’nun bağımsızlık süreci hızlanmıştır. Süreç boyunca, Lumumba ve artan milliyetçi ve sömürgecilik karşıtı söylemi Belçikalıları giderek daha fazla rahatsız etmiştir. Belçikalılar Lumumba’nın görüşlerini fazla radikal gördüklerinden daha ılımlı ve “Batı yanlısı” Tshombe’nin bir hükümet kurabileceğini umuyorlardı. Katanga’da Tshombe ve partisi CONAKAT’ı (Confédération des associations tribales du Katanga) desteklemeye başladılar (PANAF, 1973: 99). Belçika hükümeti, silah, insan gücü ve mali destek göndererek, ağırlıklı olarak bu maden zengini bölgede bulunan ekonomik çıkarlarını güvence altına almayı ummuştur. Dekolonizasyon sürecindeki dönüm noktası, 4 Ocak 1959’da Léopoldville’de patlak veren Avrupa karşıtı ayaklanmanın sonucunda güvenlik güçlerinin müdahalesiyle birlikte çok sayıda Afrikalının ölümüyle sonuçlanmasıdır. Siyasi olarak Kongo’nun üç lider arasında bölünmesini sağlayan Belçika Hükümeti, olayların büyümesi ve büyük yankı bulması sebebiyle geniş bir yelpazedeki milliyetçi örgütleri Ocak 1960’ta Brüksel’de bir Yuvarlak Masa Konferansı’na davet etmiştir. Altı ay sonra, 30 Haziran’da, Kongo resmen bağımsızlığına kavuşmuş ve hızla kaosa sürüklenmiştir. Bağımsızlık gününden kısa bir süre sonra, yeni kurulan ulus ilk zorluklarını yaşamıştır. Kongo ordusu Force Publique isyanıyla başlayan süreçte olaylar tüm ülkeye yayılmıştır. Yönü belli olmayan şiddet dalgası sömürgecilerin vatandaşlarına da yönelmiş ve Belçika hükümeti buna tepki olarak birliklerini bölgeye göndermiştir. Kargaşada Belçika birlikleri, Kabalo’da bazı sivilleri kurtarmaya çalışırken, Force Publique ile çatışmıştır. 11 Temmuz 1960’ta Tshombe liderliğinde Katanga bölgesi ayrılarak Kongo Cumhuriyeti’nden bağımsızlığını ilan etmiştir. Katangalı ayrılıkçılar, Tshombe’ye Lumumba’dan çok daha fazla güvenen Belçika hükümeti tarafından hemen desteklenmiştir. Bu desteğin ana sebeplerinden biri, Lumumba’nın Katanga’da bulunan madencilik şirketlerini kamulaştıracağı ve böylece ülkedeki en ekonomik varlıkları Kongolulara devredeceği korkusuydu. Sonraki aylarda iç karışıklık dış etkenlerin de etkisiyle büyümüştür. Katanga’nın bağımsızlığını güney Kasai bölgesi bağımsızlığı izlemiştir. Tüm bu gelişmeler Lumumba üzerindeki baskıyı artırmıştır. Batılı ülkeler hem Tshombe hem de Lumumba ile müzakerelerin sonuçsuz olduğunu düşündükleri için Kongo’da bir liderlik değişikliği istemişlerdir. Katanga’nın büyük yeraltı zenginliklerinin paylaşımına dair soru işaretleri ile başlayan sürecin, “komünist” ve “radikal” olarak tanımladıkları Lumumba’nın kontrolden çıkması şeklinde devam ettiklerini iddia etmişlerdir. Başkan Kasavubu’ya başbakanını görevden alması için yapılan baskı sonuç vermiş ve 5 Eylül 1960’ta Lumumba görevden alınmıştır. Bu hamle kargaşayı büyütmekten başka bir şey getirmediği gibi ülkesini seven bir liderin ölümüne yol açmıştır. Batılı güçlerle de yakın bağlantıları olan genç Genelkurmay Başkanı Mobutu, Leopoldville’den kaçmaya çalışırken Lumumba’yı tutuklamış ve onu Katanga ayrılıkçılarına teslim etmiştir. 17 Ocak 1961’de öldürülen Lumumba’nın cesedi kaybolmuş ve ölümünün üstü örtülmeye çalışılmıştır. Ölümünden sorumlu tutulan Belçika ve ABD olaya dair kanıt eksikliği sebebiyle hiçbir zaman Lumumba’nın bedelini ödemek zorunda kalmamıştır. Son fotoğrafında bakanları ile birlikte ayrılıkçı Tshombe askerlerinin elinde görülen Lumumba, iktidarda altı ay kalabilirken, düşmanlarının umduğunun aksine Afrikalıların mücadelesinde hala iktidar ortaklarından biridir. Kaynakça Blommaert, J., & Verschueren, J. (1987). The Pragmatics of International and Intercultural Communication. Antwerp: John Benjamins. Jere, R. J. (2018, Ocak 18). Patrice Lumumba in his own words: “Neither brutality nor cruelty nor torture will ever bring me to ask for mercy, for I prefer to die with my head unbowed…”. New African: https://newafricanmagazine.com/16082/ adresinden alındı Lumumba the Political Actor. (2019, Ocak 22). Innovative Research: https://innovativeresearchmethods.org/lumumba-the-political-actor/ adresinden alındı McKown, R. (1969). Lumumba; a Biography. Dobleday & Company, Inc. Mulopo, L. K. (1992). P. Lumumba Justice pour le héros. Paris: Editions L’Harmattan. Şahin, G. (2018). “Afrika’nın Sömürgeleştirilme Sürecinde Berlin Konferansı (1884-1885) ve Afrika Basınına Yansımaları.” International Journal of History 10(1): 247–68. PANAF. (1973). Patrice Lumumba (Panaf Great Lives). London: Panaf Books. Woodard, K. (2006). Amiri Baraka, The Congress of African People, And Black Power Politics from 1961 United Nations Protest to the 1972 Gary Convention. P. E. Joseph içinde, The Black Power Movement: Rethinking the Civil Rights-Black Power Era (s. 55-78). Oxon: Routledge. Wrong, M. (2000). In the Footsteps of Mr Kurtz. London: Fourth Estate. Zeilig, L. (2008). From ‘whiteman in rags’ to revolutionary nationalist: Patrice Lumumba 1925-1960. Social Dynamics, 34(2), 227-258.
Ensar Küçükaltan on
Afrika

The Unresolved Struggle for Western Sahara: The Polisario Front and the Quest for Self-Determination

In the sweeping deserts of North Africa lies a conflict that has endured for decades, a struggle for identity, sovereignty, and recognition. The story of Western Sahara and the Polisario Front is one of resistance and political complexity, a tale shaped by colonial history, territorial ambition, and the relentless pursuit of self-determination. Western Sahara, a vast and arid land bordering Morocco, Algeria, and Mauritania, was once a Spanish colony. For years, its indigenous people, the Sahrawis, lived under colonial rule, but as the winds of decolonization swept through Africa in the mid-20th century, the question of Western Sahara’s future became inevitable. Spain, reluctant to let go, faced mounting pressure, but its withdrawal in 1975 opened the door to a new battle—one not for independence, but for control. Two neighboring powers, Morocco and Mauritania, saw opportunity where Spain saw retreat. Both laid claim to Western Sahara, eager to expand their territories. In response, a group of Sahrawis, determined to fight for their homeland, formed the Polisario Front—a nationalist movement advocating for Western Sahara’s independence. With backing from Algeria, the Polisario waged a guerrilla war against both Moroccan and Mauritanian forces. The conflict intensified, and by 1979, Mauritania withdrew, unable to sustain the fight. Morocco, however, remained resolute, annexing much of the territory and establishing its administrative control. For decades, the dispute over Western Sahara has been frozen in time. Morocco controls most of the territory, having built a massive sand wall to keep Polisario forces at bay. Meanwhile, the Polisario continues to claim independence, governing from exile in refugee camps in Algeria. The United Nations has long called for a referendum to determine Western Sahara’s fate, but political deadlock has kept it from materializing. Internationally, positions are divided. Some nations recognize the Sahrawi Arab Democratic Republic, the government-in-exile proclaimed by the Polisario, while others support Morocco’s claim or propose autonomy under Moroccan sovereignty. The plight of the Sahrawi people remains at the heart of this unresolved struggle. Thousands live in refugee camps, generations born into displacement, clinging to a dream of a homeland that remains just out of reach. The sands of Western Sahara are more than just a battleground; they are a symbol of resilience, a testament to a people’s unyielding spirit. The legal aspects of the conflict are another important dimension. In 1975, the International Court of Justice (ICJ) ruled that while there were historical ties between Western Sahara and Morocco, they did not amount to sovereignty, and the Sahrawis had the right to self-determination (International Court of Justice, 1975). Despite this ruling, Morocco proceeded with the Green March, in which 350,000 Moroccan civilians moved into Western Sahara in a show of national unity and claim over the land. The African Union (AU) has also played a key role in the issue. It recognizes the Sahrawi Arab Democratic Republic as a member state, putting it at odds with Morocco, which left the organization in 1984 in protest. Although Morocco rejoined the AU in 2017, tensions remain high over the organization’s continued support for Western Sahara’s right to self-determination (Zunes & Mundy, 2010). As the world changes, so does the nature of the conflict. Diplomacy, shifting alliances, and international interests continue to shape its course. The European Union and the United States have generally leaned toward supporting Morocco’s autonomy proposal, though the UN continues to push for a negotiated settlement. The question of Western Sahara’s rich phosphate resources and potential offshore oil deposits adds another layer of complexity, as economic interests influence political stances (Shelley, 2004). Yet, for the Sahrawis, the fundamental question remains: will Western Sahara ever see true independence, or will the dream of a sovereign nation remain buried beneath the desert’s endless dunes? The resolution of this conflict will require not only political will but also a commitment to justice and human rights, ensuring that the voices of the Sahrawi people are heard and their right to determine their own future is respected. References: International Court of Justice. (1975). “Western Sahara Advisory Opinion.” Shelley, T. (2004). “Endgame in the Western Sahara: What Future for Africa’s Last Colony?” Zunes, S., & Mundy, J. (2010). “Western Sahara: War, Nationalism, and Conflict Irresolution.”
Editor on
Afrika

Impact de la Diplomatie Economique de L’Union Africaine Sur la Prospérité des Nations Africaines

L’Union africaine, créée en 2001 pour succéder à l’Organisation de l’unité africaine (OUA), vise à promouvoir l’unité, la coopération et le développement entre les nations africaines.  L’un des aspects clés de l’agenda de l’Union africaine est la diplomatie économique, qui implique l’utilisation d’outils diplomatiques pour promouvoir les intérêts économiques et renforcer la coopération économique sur le continent et au-delà. Cet essai vise à évaluer l’impact de la diplomatie économique de l’Union africaine sur les nations africaines. Rôle de L’Union Africaine Dans la Diplomatie économique L’Union africaine joue un rôle crucial dans la promotion de la diplomatie économique entre les nations par le biais de divers mécanismes. L’un des principaux moyens par lesquels l’Union africaine favorise la diplomatie économique est la promotion de l’intégration régionale et des accords commerciaux. L’Union africaine a créé plusieurs communautés économiques régionales (CER), telles que la Communauté économique des États de l’Afrique de l’Ouest (CEDEAO), la Communauté de développement de l’Afrique australe (SADC) et la Communauté de l’Afrique de l’Est (CAE), afin de faciliter la coopération et l’intégration économiques entre les États membres. Ces organismes régionaux travaillent à l’élimination des barrières commerciales, à l’harmonisation des politiques et à la promotion du commerce intra-africain. En outre, l’Union africaine s’engage dans la diplomatie économique en représentant les intérêts collectifs des nations africaines dans les forums et négociations internationaux.  En parlant d’une seule voix sur les questions économiques, les pays africains peuvent tirer parti de leur force collective pour négocier de meilleurs accords commerciaux, attirer les investissements étrangers et relever des défis communs tels que le développement durable. Impact de la diplomatie économique de l’Union africaine sur la prospérité des pays africains L’impact de la diplomatie économique de l’Union africaine sur la prospérité des nations africaines peut être évalué sous différents angles, notamment la croissance économique, la promotion du commerce, l’investissement direct étranger (IDE), la création d’emplois et la réduction de la pauvreté. Croissance économique L’accent mis par l’Union africaine sur la diplomatie économique a contribué à stimuler la croissance économique dans de nombreux pays africains. En encourageant l’intégration régionale, l’Union africaine a contribué à créer des marchés plus vastes pour les biens et les services africains, ce qui a entraîné une augmentation des échanges et des investissements sur le continent. Les communautés économiques régionales ont joué un rôle important dans la promotion de la croissance économique en facilitant la libre circulation des biens, des services et des personnes à travers les frontières. Promotion du Commerce L’accent mis par l’Union africaine sur la diplomatie économique a entraîné une augmentation du commerce intra-africain.  En promouvant l’intégration régionale et les accords commerciaux, l’Union africaine a contribué à réduire les barrières commerciales et à améliorer l’accès au marché pour les entreprises africaines. Selon la Banque africaine de développement, le commerce intra-africain a connu une croissance régulière ces dernières années, la mise en œuvre de la zone de libre-échange continentale africaine (AfCFTA) ayant permis de stimuler davantage les volumes d’échanges entre les pays africains. Investissement étranger Direct (IDE) Les efforts de diplomatie économique de l’Union africaine ont également contribué à attirer les investissements étrangers directs vers les pays africains. En présentant un front uni et en mettant en avant le potentiel économique du continent, l’Union africaine a pu attirer davantage d’investissements directs étrangers (IDE) de la part des investisseurs internationaux. Les investissements directs étrangers jouent un rôle crucial dans la croissance économique, la création d’emplois, le transfert de technologies et la promotion de l’innovation dans les pays africains. Création D’emplois et Réduction de la Pauvreté La promotion de la diplomatie économique par l’Union africaine a contribué à la création d’emplois et à la réduction de la pauvreté dans les pays africains. En facilitant le commerce et l’investissement, l’Union africaine a contribué à créer des opportunités d’emploi pour la jeunesse africaine et à promouvoir l’inclusion économique. L’augmentation de l’activité économique résultant des efforts de diplomatie économique de l’Union africaine a également contribué à réduire les niveaux de pauvreté dans de nombreux pays africains. Défis et Opportunités Si la diplomatie économique de l’Union africaine a produit des résultats positifs pour les nations africaines, certains défis doivent être relevés pour renforcer la prospérité du continent. L’un des principaux défis est le manque d’infrastructures et les barrières logistiques qui entravent le commerce et l’investissement avec l’Afrique. L’amélioration des infrastructures, telles que les réseaux de transport, les systèmes énergétiques et la connectivité numérique, est essentielle pour libérer tout le potentiel du commerce intra-africain et de la coopération économique. Un autre défi est la nécessité d’éliminer les obstacles réglementaires et d’harmoniser les politiques commerciales entre les pays africains. L’incohérence des réglementations, les lourdeurs bureaucratiques et les barrières non tarifaires peuvent entraver la fluidité des flux de biens et de services sur le continent. L’Union africaine doit s’efforcer d’harmoniser les politiques commerciales, de rationaliser les procédures douanières et de renforcer la cohérence réglementaire afin de faciliter le commerce et l’investissement entre les nations africaines. En outre, l’Union africaine devrait se concentrer sur la promotion du développement durable et de la croissance inclusive par le biais de ses efforts de diplomatie économique. En donnant la priorité à la durabilité environnementale, à l’équité sociale et à l’autonomisation économique, l’Union africaine peut s’assurer que les bénéfices de la croissance économique sont partagés équitablement entre tous les segments de la société et que les générations futures pourront également prospérer. En conclusion, la diplomatie économique de l’Union africaine joue un rôle essentiel dans la promotion de la prospérité des nations africaines. En favorisant l’intégration régionale, en promouvant le commerce et l’investissement et en représentant les intérêts collectifs des pays africains sur la scène mondiale, l’Union africaine a contribué à la croissance économique, à la création d’emplois et à la réduction de la pauvreté sur le continent. Bien que des défis subsistent, l’Union africaine a la possibilité d’intensifier ses efforts en matière de diplomatie économique et de libérer tout le potentiel de développement économique de l’Afrique. En comblant les lacunes en matière d’infrastructures et d’obstacles réglementaires et en promouvant le développement durable, l’Union africaine peut aider les nations africaines à atteindre une plus grande prospérité et une prospérité partagée pour tous ses citoyens.
Habibu Djuma on
Afrika

M23 İsyancıları Goma’yı Ele Geçirdi: Çatışmalar Şiddetleniyor

Ruanda tarafından desteklenen M23 isyancıları, Pazartesi günü Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusundaki Goma şehrine girerek kontrolü ele geçirdi. Perşembe günü düzenledikleri basın toplantısında, şehirde kalacaklarını ve varlıklarını sürdüreceklerini duyurdular. İsyancı grup, kontrol alanlarını genişletme ihtimalinden bahsederken, Kongo hükümeti ise bu durumu Ruanda’nın doğrudan bir “savaş ilanı” olarak nitelendirdi. Yaklaşık iki milyon insanın yaşadığı Goma, Kongo’nun doğusunda, Ruanda sınırında yer alıyor ve 1994 Ruanda Soykırımı’ndan bu yana bölgede devam eden çatışmaların etkisini hissediyor. M23’ün şehri ele geçirmesi, Kuzey Kivu eyaletinde üç yılı aşkın süredir devam eden savaşın en kritik noktalarından biri olarak görülüyor. Grup, ilerlemeye devam ederek başkent Kinşasa’ya kadar ulaşabileceklerini öne sürüyor. M23 Kimdir ve Neden Savaş Veriyor? M23, Doğu Kongo’da faaliyet gösteren çok sayıda silahlı gruptan biri. Grup, 1994 Ruanda Soykırımı’nın ardından Kongo’da başlayan çok devletli savaşlardan miras kalan bir hareket olarak ortaya çıktı. Ruanda Devlet Başkanı Paul Kagame önderliğindeki Tutsi isyancılar, soykırımı sona erdirirken, birçok Hutu militanı Kongo’ya sığındı. M23, adını Kongo hükümetinin uygulamadığını iddia ettikleri bir barış anlaşmasının imzalandığı 23 Mart tarihinden alıyor. Tutsi kökenli komutanlar tarafından 2012’de kurulan grup, aynı yıl Goma’yı kısa bir süreliğine ele geçirmiş ancak sonrasında geri püskürtülmüştü. Bölge, büyük maden rezervlerine sahip olmasına rağmen ekonomik olarak geri kalmış durumda. Birçok silahlı grup, etnik ve bölgesel kimlikler üzerinden örgütlenmiş bulunuyor. M23, uzun süreli bir duraksama döneminin ardından 2021’in sonlarında yeniden silahlı harekete geçti ve Uganda sınırındaki kritik bölgeleri ele geçirdi. 2022’de Goma’yı büyük ölçüde kuşatmış ve şehirde hükümetin kontrolünde yalnızca dar bir alan bırakmıştı. Son haftalarda ise isyancılar Güney Kivu eyaletine doğru genişleyerek şehri tamamen ele geçirdi. İsyancıların Talepleri Neler? M23 liderleri, Kongo hükümetini etnik azınlıklara yönelik ayrımcılık yapmakla suçluyor ve topluluklarını korumak için mücadele ettiklerini öne sürüyor. En önemli taleplerinden biri, Uganda ve Ruanda’da yaşayan Kongolu Tutsi mültecilerin güvenli bir şekilde ülkeye geri dönebilmesi. Ancak Kongo hükümeti, M23’ü Ruanda’nın desteklediği bir vekil güç olarak görüyor. Devlet Başkanı Félix Tshisekedi, Goma’nın geri alınacağını vurgulayarak, “Savaşacağız ve zafer kazanacağız” açıklamasında bulundu. Bölgenin büyük doğal kaynakları, isyancı grup için ekonomik fırsatlar da sunuyor. Goma’nın ele geçirilmesiyle birlikte M23, Ruanda’ya uzanan kritik kaçakçılık rotalarına erişim sağlamış oldu. Birleşmiş Milletler’in 2024 tarihli raporuna göre, grup geçen yıl Ruanda’ya en az 150 metrik ton koltan kaçırdı. Ruanda’nın Çatışmadaki Rolü Ne? Birleşmiş Milletler uzmanlarının raporlarına göre Ruanda, M23’e askeri ve lojistik destek sağlıyor. Raporlara göre Kuzey Kivu bölgesinde yaklaşık 4.000 Ruanda askeri bulunuyor ve özel kuvvetleri M23’ün operasyonlarını yönlendiriyor. Uydu görüntüleri, Ruanda birliklerinin yıllardır sınırı geçerek M23 kontrolündeki bölgelere girdiğini gösteriyor. Ruanda’nın, çatışmada mobil hava savunma sistemleri ve hassas güdümlü mühimmatlar gibi gelişmiş askeri teknolojiler konuşlandırdığı belirtiliyor. BM Güvenlik Konseyi üyeleri arasında yer alan ABD, Fransa ve İngiltere de Ruanda’nın Kongo topraklarında faaliyet gösterdiğini kabul ederken, Kigali yönetimi bu iddiaları reddediyor. Ruanda, Kongo’daki asıl sorunun Hutu isyancı grupları olduğunu öne sürüyor. Kigali yönetimi, soykırımdan sorumlu militanların Kongo’da faaliyet göstermeye devam ettiğini ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti ordusunun bu gruplarla iş birliği yaptığını iddia ediyor. Kongo ise bu suçlamaları kesin bir dille reddediyor. Bölgedeki Krizin İnsani Sonuçları M23 çatışmaları, milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkiledi. Bir milyondan fazla insan yerinden edilirken, yüz binlercesi Goma’nın dış mahallelerinde kamplarda yaşam mücadelesi veriyor. Yardım kuruluşları temel ihtiyaçları karşılamaya çalışsa da, kamplarda açlık, hastalık ve cinsel şiddet gibi sorunlar yaygın durumda. Bu çatışmaların, 1996-1997 ve 1998-2000 yılları arasında yaşanan Kongo savaşlarının tekrarına yol açabileceği endişesi artıyor. Geçmişte dokuz Afrika ülkesinin ve yaklaşık 20 silahlı grubun katıldığı bu savaşlarda milyonlarca insan hayatını kaybetmişti. İkinci Kongo Savaşı, modern tarihin en kanlı çatışmalarından biri olarak kabul ediliyor. Çatışmalar Daha Geniş Bir Savaşa Dönüşebilir mi? Bölgedeki yerel haber kaynaklarına göre, M23 ve Ruanda birlikleri Güney Kivu eyaletine doğru ilerliyor. BM ve bölgedeki gözlemciler, stratejik öneme sahip Bukavu şehrinin de saldırıya uğrayabileceğini düşünüyor. Demokratik Kongo Cumhuriyeti, M23’ü desteklediği gerekçesiyle Ruanda’ya karşı uluslararası yaptırımlar uygulanmasını talep ediyor. Ancak şu ana kadar uluslararası toplumun diplomatik girişimleri somut bir sonuç vermiş değil. ABD, Ruanda Devlet Başkanı Paul Kagame’ye çatışmalar konusundaki rahatsızlığını iletirken, İngiltere ve Almanya gibi ülkeler Kigali’ye yapılan mali yardımları durdurma tehdidinde bulundu. Ancak sahadaki gelişmeler, çatışmaların daha da tırmanabileceğini gösteriyor.
Editor on
Afrika, Genel

Fanon As A Man of Struggle

Although some books and articles on the colonial period have recently been added to the literature, the colonial-African relationship is often described in terms of the same factors. Nevertheless, it should not be seen as a problem that African history, which is quite old, was first understood through the suppression of anti-colonial movements. The anti-colonial movement reflects the very character of the African people and the spirit of resistance is hidden in the actions of those who want independence. While examining the leaders who have embedded the spirit of independence in the resistance of their nations, the mistakes of making this examination within the scope of ideological bias, belief status, tribe, and race can be considered a problem of research conducted especially in Africa. Omar Mukhtar and Thomas Sankara may have ideological or religious differences. Apart from these differences, the reason why they are evaluated in the same study is simply their common attitude towards independence. This attitude is the movement to oppose the great powers of the period and the imperialist mentality that wants to swallow Africa in one fell swoop. Nkrumah or Lumumba should be seen as leaders whose names and nationalities are different but who carry the torch of freedom with the same enthusiasm. It is not possible to say that today’s representatives of these names show the same reflex. This point becomes clearer when we talk to voters in many countries and see how strong this opinion is. The ostensible elections held in some countries, the leaders who won these elections with large vote rates, the bureaucrats who stayed in office for more than a quarter of a century and did not hesitate to give the resources of their country to the former colonial countries show that today’s conditions have completely changed. It is questionable how many senior executives, who have been trained by the Western system to love their country and hold very important positions in the elite group of executives formed by Westerners, are aware of the former leaders. The fact that the independence gained with great difficulty in many countries has fallen into the hands of cadres living in the style of the Western elite has a great place in the discussions on neocolonialism. The fact that rich African resources can now flow unarmed to former colonial countries is likely to be one of the first moves the leaders in this book would oppose if they were alive today. Apart from the current situation, the thesis here is not that African countries are insular, that they relate only to each other, or that they take a completely negative line on foreign aid. On the contrary, such an organization is complicated to accommodate globally. Extreme examples such as North Korea cannot serve as an example for a continent as large as Africa. What is needed is a bilateral relationship that is equal in all respects between African countries and other countries. The first and most important condition for the establishment of such a relationship is the coming to power of governments that have gotten rid of neocolonial moves and have adopted the principle of standing on their own feet with their resources. Of course, the rate of those who argue that similar behaviors will be exhibited no matter who comes to power within the current order and that factors such as bribery, corruption, and nepotism will turn the course of the Africa-West relationship in the current direction is not small. My personal opinion is that this point of view, rather than contributing to the solution of the problems, is the point of view spread by countries that are satisfied with the existing order. This point of view is a manifestation of the statement, which we have witnessed for years, that country X makes whomever it wants president of this country. This is what is happening in the current order. However, the racist insults suffered by the new generation in the West and the East, the fact that the old cadres in the country’s administration are far from the perception of today’s youth, and the dissemination of information much more easily now may provide an opportunity to prevent this situation. To realize this dream, I have prepared this study with the belief that it would be useful to introduce to the Turkish academia and public opinion some African leaders who have initiated or been involved in independence movements in the past, or who have had this idea somewhere in their short-term political lives. Without forgetting that the east, west, north, south, and center of Africa have different characteristics from each other, we have prepared such a study by exhibiting the ideological stances of the leaders, but without ideological bias, knowing that there are hundreds and thousands of names like these names in African independence movements. In this article, I wanted to examine the ideas of Fanon, who carried out a political and cultural struggle in the continent, apart from the intellectual struggle in the diaspora, and write what he said about Pan-Africa. PAN AFRICA Pan-Africanism is an ideology that initially developed outside the African continent and evolved with an anti-racist discourse. Since its formation, it is seen that this ideology has been based on two pillars: political and cultural. Interpreted differently by different thinkers, Pan-Africa, in its narrowest political manifestation, envisages a united African nation in which all people in the African diaspora can live. Culturally, this perspective, which can be broadened further, suggests that people of African descent have much in common, a fact that deserves recognition and even celebration. The main reason for the maturation of the idea outside the continent was the abolition of slavery and the rising trend of nationalism in Europe. The abolition of slavery did not resolve all issues; instead, it heightened social tensions, especially in America. This led to the need for blacks to find a safe place to live. This is the starting point of the imagination of a return to Africa. On the other hand, the nationalist wave rising after the fall of monarchies in Europe also triggered African nationalism or black nationalism. These two factors contributed to the rise and popularization of Pan-Africanism at the intellectual level. Martin Delany, who believed that blacks could not achieve freedom within the black-white conflict, advocated the idea that African Americans should secede from the United States and form their own nation. Delany’s contemporaries, Crummel and Blyden, believed that Africa was the best place for this new nation. They argued that Africans should return to their homeland to transform and civilize their inhabitants. Besides these three thinkers, William Edward Burghardt Du Bois made the most significant contribution to the maturation of the idea. Throughout his long career, Du Bois consistently advocated for the study of African history and culture. In the early 20th century, he was the foremost among the few scholars working on Africa. His statement, “the problem of the twentieth century is the problem of the color line,” made at the beginning of the century, was imbued with Pan-Africanist sentiments. Among the most important Pan-Africanist thinkers of the early 20th century was the Jamaican-born Black nationalist Marcus Garvey. After World War I, Garvey championed the cause of African independence, emphasizing the positive aspects of the Black collective past. His organization, the Universal Negro Improvement Association (UNIA), had millions of members and developed plans for a ‘return to Africa’. Garvey’s Black Star Line, a shipping company founded to return Blacks to Africa and facilitate global Black trade, ultimately failed. Among the most prominent Black intellectuals advocating Pan-Africanist ideas from the 1920s to the 1940s were C.L.R. James and George Padmore, both from Trinidad. Padmore was one of the leading theorists of Pan-Africanist ideas from the 1930s until he died in 1959. Senghor was another who contributed his ideas. These two names, Senghor and Padmore, will also appear later in the book as thinkers who influenced the intellectual world of political Pan-Africanists. Figures such as Malcolm X and Martin Luther King are also considered among those who contributed to the development of Pan-Africanism from a broader perspective within the struggle for rights. FANON AS A MAN OF STRUGGLE Fanon is a man of struggle who bravely voiced the silent cries of the suffering endured by Africa during the colonial period. His criticisms, which he began by expressing the sufferings of Algeria under French colonial rule, expanded into a broader framework with a structural critique of colonialism. He offered more comprehensive inferences on culture, ethnicity, and socio-economic structures with a holistic approach rather than just focusing solely on anti-colonialism. In my view, it would be useful to read Fanon first in all studies on Africa in general. This is Because Fanon does not only make inferences about the problems of his time. His writings not only reflect the state of the continent during the colonial period. But also capture the realities of the neocolonial point of view. Hesuccessfully articulated the situations faced today by those who conduct field research on the continent rather than relying on desk-bound analyses, using the conditions of his day. He also contributed to Pan-African thought by blending them with the historical background of his predecessors. His frequent references to the concept of elite, national culture, and national consciousness have inspired many writers. Limiting his struggle to the implications of the decolonization process would undermine Fanon’s idea of comprehensive African integration. In this context, it would be a mistake to see Fanon’s statements as having implications only for a particular region of Africa. Born in Fort-de-France, the capital of the French colony of Martinique, Frantz was the youngest of three sons of a customs officer and a shopkeeper. He grew up as a member of the middle class. Aime Césaire was one of the names that profoundly influenced him. This influence is closely related to the Negritude expressed by Césaire. Frantz Fanon embraced African cultural values wholeheartedly. At the end of the Second World War, he returned to Martinique, completed his undergraduate studies, and won a scholarship to study in France. Before leaving for Europe, he campaigned for Césaire, who was running for election to the National Assembly in Paris. Initially Settling in Paris, Fanon moved to Lyon in 1948 to study medicine and then psychiatry. In 1952 he married Josie Dublé, who supported him in producing his literary works. His research on the living conditions of North African immigrants in Lyon was published as an article in Espirit in 1952. In the same year, his first book, Black Skins White Masks, was published. The book was his doctoral thesis, which he submitted to the medical school in Lyon under the title Essay on the Disalienation of the Black. It was rejected by the medical school authorities in Lyon, but Fanon persisted and sought to get it published. In the meantime, he demonstrated his intellectual prowess by submitting a different thesis for his medical degree. A left-wing philosopher named Francis Jeanson, who was a leader of a pro-Algerian independence network in France, and also a senior editor at Éditions du Seuil, a major Paris publishing house, decided to talk to Fanon about his book. When Fanon first presented the work, Jeanson invited him to his office to discuss the matter. Both men later recalled that it did not go well; Jeanson saw the young Fanon as ‘nervous and hypersensitive’. He began to praise Fanon’s work, but Fanon rudely interrupted him by saying, ‘Not bad for a Negro, is it?’ Although their first meeting was marked by poor communication, the two men eventually formed an intense bond. He served in the French army during the Second World War. He explained his voluntary enlistment by saying that he was interested in any situation where human freedom and dignity were at stake, and that he took a stand against all oppression regardless of race (Boumama, 2016: 142). When he went to Algeria briefly for a few weeks to continue his military mission, he began to focus on the concept of race-based colonization with a heightened sense of intellectual awareness. He was deeply disturbed by the soldiers throwing pieces of bread at little Algerian children. However, he had the opportunity to explore the psychology of the colonized people rather than harboring anger towards the colonizer. In his view, colonial rule was based on white supremacy and the existence of a ‘civilizing’ mission. This situation brought about a desire to be white in some parts of the colony (Fanon, 1952). In his book Black Skin White Masks, one of his works in which he expresses the inference that a black person is created who is ashamed of his black identity, he asserts that for the black person to truly escape alienation, he must become acutely aware of economic and social reality. The fact that racism was the most important force of the colonial apparatus should have prevented consciousness from producing reverse racism. According to Fanon, racism was rooted in a giant economic and biological enslavement effort (Boumama, 2016: 147). In 1953, he was appointed by the French colonial government to head the psychiatry department at the hospital in Blida-Joinville, Algeria. His new assignment was an opportunity to delve deeper into the African independence struggles. Algeria had been a French colony since 1830; a million French had settled there and had completely subjugated the Algerians. Extrapolating from the situation in Algeria, Fanon makes the following observation about the way colonial society is perceived by the coloniser: “Colonial society is not only defined as a society devoid of values. The coloniser is not content to say that these values are absent or even non-existent in the colonial world. The native is declared to be insensitive to morality, not only worthless but also in denial of values. Let’s face it: the native is the enemy of values. In other words, he is absolute evil. It is a corrosive element that destroys everything that comes near it, a destructive element that disfigures everything aesthetic or moral, an instrument of sinister forces, an unconscious and helpless instrument of blind forces” (Fanon, 2007: 48). When sporadic clashes against colonial rule escalated into a full-scale war of independence in 1954, it became clear that the conflict would be a long and bloody struggle. Unable to envisage defeat at the hands of the ‘natives’, France resorted to mass bombings and machine-gunning; nearly one million Algerians were killed in the struggle. Many were tortured, supposedly to extract information. Fanon believed it was an act of sadistic, racist rage. During the day, he worked with those formally admitted to the hospital and after hours, he assisted independence fighters. He trained hospital nurses and independence fighters on how to control their fears and reactions and provided medical treatment. In addition, he sheltered wounded members of the National Liberation Front-FLN in her home. While trying to establish a close link between psychotherapy and political education, he recognized the importance of culture in the effectiveness of therapy (Adi & Sherwood, 2003: 65). Fanon’s culture-oriented views are widely expressed in his book The Damned of the Earth. The process that begins with the colonizer indoctrinating the natives with a sense of underdevelopment and cultural inferiority can be countered by the efforts of the native intellectuals who engaged in cultural enlightenment. Accordingly, in the first stage, the nation undergoes cultural alienation. According to the argument deliberately put forward by colonialism, it is imprinted in the minds of the indigenous people that if the colonial settlers leave, they will return to a degrading life of barbarism, vulgarisation, and animalism. In this scenario, the colonizer subconsciously wants to be perceived not as a loving mother who protects her child from a hostile environment, but rather as a mother who protects her perverted child from committing suicide. The colonial mother protects her child from herself, her physiology, her biology and her ontological misfortune (Fanon, 2007: 206). At this point, Fanon presents a three-stage process of the awakening of the native intellectual from this impositio. In his books, the intellectual first feels compelled to prove that the European has assimilated his culture. In the second stage, the intellectual’s beliefs are shaken and they begin to make a mental journey backwards. However, since he cannot integrate with his people and remain an outsider, he is content with remembering. Childhood memories are deeply extracted and reinterpreted in the light of the concept of a world discovered under a different sky. This internal confusion reveals different emotions together. In the final stage, the intellectual moves into the stage of war, where he seeks to awaken his people alongside him. Instead of allowing the people’s lethargy to prevail, the intellectual becomes the catalyst for their awakening. It is in such a transformation that national literature emerges. After this stage, the intellectual may find himself in prison, resistance or on death row, but he has become the mouthpiece of reality (Ibid., 216). This is how Fanon describes the transformation of culture. What he saw during his work in the hospital and the situation in Algeria, in general, led Fanon to develop a theory of the struggle for all colonized territories in a broader perspective, and violence became one of the leading instruments of this struggle. In 1960, he delivered a speech systematizing the issue of violence at the Peace and Security Conference held in Accra, the capital of Ghana. In this speech, Fanon addressed the audience as follows:  “The colonial regime is a regime built by violence. The colonial regime has always been established by force. The will of the people has always been imposed against the will of other people who are more advanced in destructive techniques or more numerous. I am saying that such a system, established by violence, will logically be loyal only to itself and that the duration of its existence in time is a function of its perpetuation of violence… Violence in everyday behavior, violence against the past emptied of its essence, violence against the future, because the colonial regime sees itself as existing forever” (Boumama, 2016: 150). The essence of this speech suggests as that colonialism only understands the relationship of forces and that violence should be a natural part of the struggle against exploitation. Indeed, in some of the independence processes of African nations, violence became a liberating factor. Violence served as a means to release the colonizer from a sense of inferiority and self-destructive violence against both himself and those with him. Violence acted as an antidote and rescued the coloniser from a closed and hopeless situation (Fanon, 2007). Two important factors in the oppression of the people under the colonial mentality and in the new post-independence period are the economy and culture. The economic problem is one of the main culprits because all financial circuits during the colonial period were directed towards resources that served to enrich the metropolises, new nation had to continue transferring its goods to the metropoles on which it was dependent. Thrown into a competitive system by the settlers, the nation continued the exploitation of its workers and peasants while exploiting its land to survive within the global economic system. The ruling caste revives the game of colonization at the expense of the laboring classes. Lands that were previously useless in colonial times are abandoned, while the rest are strangled by the economic machine. The nation becomes controlled by the formerly colonized elites, who now suppress all political opposition. It is not possible to build a bourgeois society in due time, both because it would take time and because it would lag behind the capitalist giants. The minority in power inherits the entire legacy of the past economy and enriches itself through corruption. The illusion of its economic splendor is manifested in the grandiosity of the buildings, stadiums, and luxury within its capital, and the mirage of its political character in the spectacle of its grand meetings. The trajectory Fanon describes is inexorable: ‘The postcolonial nation rapidly transforms into a dictatorial system that must represent itself through a ‘leader’ to ensure its sovereignty. Politics collapses into a vacuum and threatens a country, their culture and their lives’ (Watelet, 2023). Fanon, who conveyed the concepts of the colonial period, the independence process, and neo-colonialism based on their relations with each other, likewise expressed his Pan-African view on a historical plane. According to him, a cultural Pan-African discourse was a great form of resistance in the struggle against colonialism. The people found their resistance in a reunion with their past. However, this phenomenon cannot be expressed only in a cultural struggle. Pan-Africanism had to leave the purely cultural sphere to gradually transform into an economic, military, and political Pan-Africanism (Boumama, 2016: 157). Accordingly, it would not be possible to lay the foundation for Pan-African thought without national independence and an independent state. For this reason, cultural emancipation was also dependent on state and independence in his mind. He believed that this independence would come with a common resistance. He spoke of supporting the peoples of the Sahara and bringing Africa together; let Malians, Senegalese, Guineans, and Ghanaians fill our lands; let us make it meaningless and impossible to go back. Let us create a continent against the last attacks of the colonial fortress (Fanon, 2006: 862). The meeting in Accra had fuelled his hopes for a united Africa. In his opening speech, Nkrumah said, “Africa must be free. We have nothing to lose but our chains, but we have an enormous continent to conquer.’ He used this sentence in his writings. One of the important points about the meeting is Fanon’s statement that ‘Africans pledged allegiance and solidarity in Accra. No alliance will be rejected and colonialism will have a darker future than ever after the Conference” (Fanon, 2016: 154). In 1961 he identified Africa’s enemies not as colonialism and its remnants, but as the lackof ideology. His firm conviction that the continent would be liberated led him to worry about a bigger problem: What would be the direction of the continent after liberation? Pan-African ideology could be a model of unity against neocolonial discourses, just as it had united African peoples during their struggle for independence. Fanon’s most important contribution to this ideology was to propose an integrated solution. To do this, he perhaps framed the problem more broadly than those who advocate the same thing. The influence of his profession might also be mentioned as a factor in expanding the dimensions of the problem. Regardless of the reason, Fanon moved the issue out of the independence of African nations and integrated it with the post-independence concerns. He connected true independence to integrating African nations with their culture, eliminating politicians who would serve neocolonial moves, and the coming together of nations united by these characteristics. CONCLUSION We can evaluate Fanon’s mental world in three different periods. The first was his French identity, which he clung to as a young Martinican living a more advantaged life than his peers. With his good French and educated personality, he did not hesitate to see himself as a Frenchman. However, he realized that he had to say goodbye to this identity when he met the French army that took him to the front by ship for the war. The French soldiers on board were, in his own words, always superior and privileged over the blacks. This distinction between people fighting for the same cause bothered him for the first time. He also did not like the treatment of the Martinican girls on board. With his disappointment on the battlefield, he searched for a new identity, remembering his Martinique belongings and starting to construct a Martinique identity. However, this was not enough for the constantly questioning Fanon. When he fought on the side of France in Algeria during the day and treated Algerian fighters at night, he found his new identity: A united African citizen. This identity matured in Fanon’s writings with a very harsh language of struggle, and he wrote about the process African countries would go through long before their independence. Fanon’s contribution to Pan-African identity, which inspired all African independence fighters who came after him, began with discovering his own identity. This article shares some of his insights on his transformation and methods of struggle. Fanon’s contribution to the formation of a Pan-African identity based on independence and the rejection of all forms of neo-colonization will always be remembered. REFERENCES: Adi, H., & Sherwood, M. (2003). Pan-African History, Politic Figures from Africa and the Diaspora since 1787. London: Routladge Boumama, S. (2016). Afrika Devriminin Figürleri. (Ş. Ünsaldı, Çev.) Ankara: NotaBene. Fanon, F. (1952). Black Skin, White Masks. New York: Grove Press. Fanon, F. (2006). Pour la révolution africaine. La Découverte Poche. Fanon, F. (2007). Yeryüzünün Lanetlileri. (Ş. Süer, Çev.) İstanbul: Versus. Fanon, F. (2016). Afrika Devrimine Doğru. (Aytuğ, & I. Sanem, Çev.) İstanbul: Sel. Adi, H., & Sherwood, M. (2003). Pan-African History, Politic Figures from Africa and the Diaspora since 1787. London: Routledge. Watelet, C. (2023). Les Damnés de la terre de Frantz Fanon. Dygest: https://www.dygest.co/frantz-fanon/les-damnes-de-la-terre
Ensar Küçükaltan on
Ortadoğu

Hamas-İsrail Arasında Ateşkes

Hamas ile İsrail arasında bir ateşkes ilan edilmesi, bölgedeki şidetli çatışmaların durdurulması ve taraflar arasında geçici bir barış ortamının sağlanması anlamına geliyor. Peki bu ateşkes anlaşması iki taraf için hangi alanlarda etkili olacak? Alınan bilgilere göre anlaşma şu başlıkları içeriyor: Silahlı şiddetin durdurulması: Her iki taraf da sınırlar boyunca askeri operasyonlarına ve saldırılarına son verecek. Sınır geçişlerinin açılması: Gazze şeridi ve İsrail arasındaki sınır kapıları insani yardım, ticaret ve göçmenlerin geçişine olanak tanıyacak şekilde açılacak. Tutsak değişimi: Tutuklu bulunan Filistinli ve İsrailli tutsakların karşılıklı olarak serbest bırakılması. Uluslararası yardım: Özellikle Gazze şeridindeki insani krizle başa çıkmak için uluslararası yardımın girişine izin verilmesi. Ekonomik iyileştirme: Gazze şeridindeki ekonomik koşulların iyileştirilmesi amacıyla ticaret ve altyapı projelerinin başlatılması. Güvenlik garantileri: Her iki tarafın da sınırları boyunca güvenliğin sağlanması için uluslararası denetim ve gözetim mekanizmalarının kurulması. İsrail hükümetinin Perşembe günü anlaşmayı oylaması bekleniyor. Bu arada Hamas’ın geçici lideri Halil El Hayya Çarşamba günü yaptığı açıklamada İsrail’in Gazze’deki hedeflerine ulaşamadığını söyledi ve 16 aydır süren saldırının Tel Aviv için siyasi açıdan çok maliyetli bir yıpratma savaşına dönüştüğünü öne sürdü. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres Çarşamba günü yaptığı açıklamada, anlaşmanın Gazze’ye insani yardım ulaştırılmasını engelleyen önemli güvenlik ve siyasi engelleri ortadan kaldıracağını umduğunu söyledi. BM’nin anlaşmanın gerektirdiği şekilde yardım sevkiyatını arttırmaya hazır olduğunu da sözlerine ekledi.Anlaşmanın ayrıntıları, İsrail güçlerinin Gazze’nin kuzeyinden kademeli olarak çekilmesini ve İsrail’deki Filistinli tutuklulara karşılık Hamas ve diğer silahlı gruplar tarafından tutulan esirlerin serbest bırakılmasını içeren altı haftalık bir ilk ateşkes aşamasının altını çiziyor. Anlaşma detaylarına göre ilk aşamada Gazze’de tutulan 33 İsrailli esir serbest bırakılacak, bunlardan dokuzu hasta ya da yaralı. İsrail ise 8 Ekim 2023 tarihinden itibaren tutuklu bulunan 1,000 Filistinliyi serbest bırakacak. 33 esir arasında 50 yaşın üzerinde çok sayıda erkek bulunacak ve bunlar 1’e 3 oranında müebbet hapis cezasına çarptırılmış Filistinliler ve 1’e 27 oranında diğer cezalara çarptırılmış Filistinliler karşılığında serbest bırakılacak. İsrail’in savaş öncesinden bu yana Gazze’de tutulan Hişam el-Sayid ve Avera Mengistu, Gilad Şalit esir takası anlaşması kapsamında 2011 yılında serbest bırakıldıktan sonra yeniden tutuklanan 47 Filistinli ve 60 Filistinli mahkûm karşılığında serbest bırakılacak. İsrail ilk aşamada Gazze Şeridi’nden çekilmeye başlayacak ve Netzarim Koridoru ve Kuveyt kavşağı da dâhil olmak üzere nüfusun yoğun olduğu bölgelerden doğuya doğru ilerleyecek. İsrail güçleri Gazze sınırından 700 metre geri çekilecek, ancak İsrail’in belirleyeceği beş lokal nokta dışında bu mesafe 400 metre daha artacak. Gazze’nin Mısır sınırı boyunca uzanan 14 km genişliğindeki Philadelphi Koridoru’nda ise İsrail ilk aşamada kuvvetlerini tampon bölgeden çekecek. Orta Doğu uzmanı Aaron David Miller, ateşkesin şiddetin durması açısından önemli bir adım olduğunu, ancak kalıcı bir barış için daha fazla diplomatik çaba gerektirdiğini belirtiyor. Diğer taraftan, analist Tareq Baconi’ye göre ateşkesin Gazze’deki insani durumun iyileştirilmesi için kritik ancak uzun vadeli bir çözüm öncesinde sadece geçici bir rahatlama sağlıyor. Öte yandan Gazze’deki insani ihtiyaçlar düşünüldüğünde en kritik hususlardan birinin insani yardımın Gazze’ye girmesi olarak düşünülüyor. Nitekim bölgede yaşayanların %80’inden fazlası insani yardıma muhtaç durumdadır. Gıda güvenliği açısından, halkın %68’i yeterli ve dengeli beslenememekte, %40’ı ise ciddi şekilde gıda güvensizliği yaşamaktadır. Su kaynaklarına erişim, nüfusun %60’ı için büyük bir sorun olup, temiz suya erişim konusunda ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Sağlık hizmetleri de ciddi şekilde zarar görmüş durumdadır; sağlık tesislerinin %50’si ya tam kapasite çalışamamakta ya da tamamen devre dışı kalmıştır. Elektrik kesintileri ise günlük yaşamı olumsuz etkilemekte, nüfusun %90’ı günde sadece birkaç saat elektrik alabilmektedir. Ateşkesle birlikte sınır geçişlerinin açılması, insani yardım malzemelerinin ve sağlık ekiplerinin bölgeye daha hızlı ve güvenli bir şekilde ulaşmasını sağlaması umuluyor. Ayrıca, su, gıda, ilaç ve temel ihtiyaç maddelerinin dağıtımının hızlanması da bölgedeki sivillerin yaşam koşullarını kısa vadede iyileştirecektir. Ancak, analistler, insani yardımın sürdürülebilir olması için ateşkesin kalıcı bir barış anlaşmasıyla desteklenmesi gerektiğini vurguluyor.
Editor on
Amerika

Ve Trump Yeniden Sahnede

Donald Trump yeniden ABD Başkanı olarak siyaset sahnesinde yerini alıyor. Şimdiden tartışılan konularla beraber ekonomi, göç, dış politika ve sosyal politikalar gibi çeşitli alanlarda belirgin adımlar atması bekleniyor. Ekonomi alanında Trump’ın önceliklerinden biri, önceki döneminde de vurgu yaptığı gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nin iç piyasasını güçlendirmek ve çalışan sınıfın ekonomik refahını artırmak olabilir. Bu doğrultuda vergi indirimi, yerli sanayiyi destekleyen teşvikler ve serbest ticaret anlaşmalarını gözden geçirme gibi politikaları yeniden devreye sokabilir. Özellikle, Çin ile olan ticari ilişkilerde daha sert bir tavır benimseyerek Amerikan şirketlerinin yurtdışına çıkışını sınırlayıcı adımlar atabilir. Göç politikaları, Trump’ın başkanlık gündemindeki ana başlıklardan biri olmaya devam edecektir. Meksika sınırına duvar örülmesi gibi sert göçmen politikalarının devamı gelecektir. Yasadışı göçmenlerle mücadele ve sınır güvenliği konularında daha sıkı önlemler almayı hedeflemesi olasıdır. Aynı zamanda, belirli göçmen gruplarına yönelik kısıtlamaları artıracak politikalar öne çıkabilir. Dış politika konusuna gelindiğinde, “Önce Amerika” sloganıyla yola çıktığı ve ulusal çıkarları ön plana koyan bir yaklaşım sergilemesi beklenebilir. NATO gibi uluslararası ittifakların masraflarını sorgulayan bir tavrı devam ettirebilir ve ABD’nin dış yardımlarını azaltmaya yönelik adımlar atabilir. Orta Doğu’da daha fazla askeri angajmandan kaçınma, ancak İran gibi ülkelere karşı sert bir tavır alma stratejisi izleyebilir. Sosyal politikalar açısından, muhafazakar değerlere vurgu yaparak, yargı sisteminde muhafazakar hakimlerin atanmasını devam ettireceği öngörülebilir. Özellikle, dini özgürlükler ve ikinci değişiklik hakları gibi konularda muhafazakar tabanın taleplerine yönelik adımlar atabilir. Çevre politikalarında ise, fosil yakıtlara dayalı enerji politikalarını yeniden ön plana çıkarması ve Paris İklim Anlaşması’ndan uzak durmaya devam etmesi beklenebilir. Ancak tüm bunların uygulanması öncelikle Kongre’nin yapısı ve kamuoyunun desteğine bağlı olarak şekillenecektir. Yeni Başkan’ın liderliği altında Amerika’nın izleyeceği yol haritası, sadece iç politikada değil, uluslararası alanda da dikkatle izlenecektir. İkinci başkanlık döneminde Avrupa, Çin, Rusya ve diğer küresel aktörler ile ilişkilerinin nasıl şekilleneceği, ilk dönemindeki politikalarına vurgu yaparak daha net tahmin edilebilir. Avrupa ile ilişkilerde, Trump’ın ikinci döneminde de transatlantik ittifaklarda belirli gerilimler yaşanması olasıdır. Trump’ın NATO gibi uluslararası organizasyonlara daha az mali katkı yapma isteği, Avrupa’daki müttefikleri tarafından endişe ile karşılanabilir. Özellikle Almanya ve Fransa gibi büyük Avrupa ülkeleriyle ticaret ve savunma harcamaları konusunda yaşanabilecek anlaşmazlıklar, daha önceki sert tutumunun devam etmesi halinde daha da derinleşebilir. Bununla birlikte, Avrupa Birliği’nin ABD’nin korumacı ticaret politikalarına karşı kendi ekonomisini korumak için benzer adımlar atması da mümkün. Çin ile olan ilişkiler, ikinci dönemde de daha da gerilimli bir hal alabilir. İlk döneminde başlatılan ticaret savaşlarının devamı ve Çin’in ekonomik ve teknolojik büyümesine karşı alınan sert önlemler sürdürülebilir. Çin’in Belt and Road Initiative gibi küresel projelerine karşı daha aktif bir karşı duruş sergilenmesi ve Asya-Pasifik bölgesinde ABD-Çin rekabetinin artması beklenebilir. Rusya ile ilişkilerde ise Trump’ın daha önceki dönemde Vladimir Putin ile olan ilişkilerine bakıldığında, daha yakın bir işbirliği gözlemlenebilir. Ancak bu durum, ABD içindeki muhalefet ve uluslararası topluluk tarafından eleştirilere yol açabilir. Trump’ın Rusya’ya uygulanan yaptırımları hafifletmesi veya Kırım’daki durum gibi tartışmaları görmezden gelmesi, transatlantik ittifaklarında ve Özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde tepki yaratabilir. Diğer aktörler, Trump’ın “Önce Amerika” politikasının devamıyla, ABD’nin uluslararası arenada daha çekingen ve kendi çıkarlarına odaklı bir tutum izlemesini bekleyebilir. Orta Doğu’da, Trump’ın İsrail’e verdiği destek sürebilirken, İran ile olan gerilimlerin devam etmesi veya daha da artması muhtemeldir. Aynı zamanda, Trump’ın Asya-Pasifik bölgesindeki müttefikleriyle daha sıkı ilişkiler geliştirme veya Kuzey Kore ile olan nükleer silah görüşmelerinde daha sert bir tutum benimseme ihtimali de gündeme gelebilir. Bu koşullar altında, Trump’ın ikinci döneminde uluslararası ilişkilerde yaşanabilecek değişiklikler, hem müttefikleri hem de rakipleri için yeni stratejik hesaplamalar gerektirebilir. ABD’nin dünya sahnesindeki rolü ve bu rolü nasıl oynayacağı, küresel dengenin nasıl şekilleneceği konusunda belirleyici olacaktır.
Editor on
Afrika

Diaspora Roles in Africa’s Socio-economic Development

Africa is a continent of various challenges on one side and also full of opportunities in terms of natural and various resources means on the other side as well. The issues are also endless even if it is back to colonization and up-to-date globalization under the umbrella of a free market system. Such a land of huge under and above-the-ground resourceful continent struggles with poverty which is a mass headech to its societies at large. Africa’s problem has not ended here and there, it seems a vicious cycle in its nature. As a result, enormous African children, youngsters, and elders leave the continent to catch up with a better life on the other continent mainly in the highly developed countries. To reach out better life and get wealth for themselves as well as to support their family they go abroad at all costs. The issues of vast challenges and prospects related to Africa cannot possible, to fit into this review analysis but it aims to delve into and highlight the segments of the role of diaspora in Africa in the dimension of the socio-economic development areas. Africa’s Economic Development in the Diaspora Aspect The migration of skilled human resources is referred to as a brain drain for emerging countries particularly for small economies like Africa. The role of the diaspora is significant in terms of economic development when they are involved in the small economies of the African countries even though in a fraction amount. The effect may vary from various aspects based on the areas of participation as well as their educational level, backgrounds, and their awareness as well. As a result, there is no empirical evidence to show the relationship between diaspora and economic development for entire underdeveloped countries, especially focusing on African countries. However, different studies conducted in various countries show there is a positive relationship between skilled diaspora and economic development focus on Africa are positive, effective, and significant: “The African Diaspora, especially the high-skilled Diaspora, contributes positively, significantly and robustly to the improvement of income in Africa.” EMMANUEL AKYEAMPONG, claims that in his ‘Africans in The Diaspora’ studies which was published on African Affairs in 2000 series, and highlighted that the nature of the African diaspora composition indicates that its meaning has been changed gradually, “from the forced d migration of African captives of the Old and New Worlds to the voluntary emigration of free, skilled Africans in search of political asylum, etc.” In the other studies, the finding outcome suggested that it has been challenging the dominant collective belief in terms of the improvement of the human capital in line with a factor of productivity and democracy segments on the effective transform to channels the connection in between related to this issues. Conversely, some studies elaborated that “high-skilled emigrants have an overall greater impact on economic development and democracy, those with a low level of education contribute more to remittances to Africa.” Africa’s Global Community: Navigating Challenges and Opportunities in Economic Development The impact of diaspora on the African economy is a subject of immense importance, with both promising prospects and significant challenges. i) Addressing Obstacles in Harnessing Diaspora Contributions to African Economic Development: The term diaspora frequently occurs within the wide range associated with the context of political economy channeled to demand for labor. This is also connected with the crucial factors for the ongoing geo-political and social displacement especially nowadays in this modern world mainly in the African community. As a result of globalization or global capitalism which has pushed Africans into cross-border labor markets across the globe for long centuries, from slavery periods to the contemporary brain drain context of African professionals in various areas of academicians among others to the West. The most challenging is not only socially based issues for emerging countries like Africa, but the government organization is also highly dependent on the developed economy in one way or the others. In the contemporary global context, vast African governments are dependent on Western financial institutions for the running of their economies, at the micro-level the economic survival and prosperity of families have become equally dependent on having family members in the diaspora.” Thus to overcome such challenges the African government and higher institutions like financial sectors or the economic driving industry ought to be highly aware of these areas especially to construct sound-great policy toward it. ii) Exploring the Influence of the African Diaspora on Economic Growth in Africa: The Diaspora effect on Africa’s economic development prospects highlights the dual impact of remittances, skills transfer, and investment from abroad, alongside many more challenges mentioned above such as brain drain. It underscores the potential for leveraging Diaspora resources to drive sustainable growth and innovation across the continent. Moreover, it is expected that the African Diaspora plays a significant role in the socio-economic development across the continent through various means. To mention a few, it supports numerous households via the remittances sent by the Diaspora members which is a vital source of income, and enhances its support of education, healthcare, and entrepreneurship skills through different methods. Additionally, the Diaspora brings back valuable ability and competency of knowledge and networks to their home countries, which promotes innovation and economic growth. Nonetheless, there are still challenges such as brain drain, which require strategic initiatives to fully leverage the Diaspora’s potential. Conclusion Remarks The role of the African Diaspora in African socio-economic development highlights the promising over periods, which has a significant potential for the African Diaspora in enhancing socio-economic development as well as political dimensions for African people. It is obvious and acknowledged to mention some other importance such as the role of remittances, skills transfer, and investment from the Diaspora in driving growth and innovation the across continent. However, it is also important to emphasize the challenges posed related to the brain-drain issues in order to create enabling environments and policies to maximize the positive impact of the Diaspora. Overall, it underlines the effects of diaspora associated with challenges and prospects that require concerted efforts to leverage Diaspora resources effectively to address development gaps and promote sustainable socio-economic progress in Africa. In conclusion, the active participation of the African Diaspora is vital to driving sustainable development and prosperity across the continent. Reference The Diaspora and economic development in Africa: https://www.researchgate.net/publication/331744110_The_Diaspora_and_economic_development_in_Africa Africans in the Diaspora: the Diaspora and Africa: https://www.jstor.org/stable/723808 Diaspora for Development in Africa: https://elibrary.worldbank.org/doi/epub/10.1596/978-0-8213-8258-5
Adem Aman Shibu on
Amerika

İlk Siyahi Devrim: Haiti

Haiti Devrimi (1791-1804), tarihte köleleştirilmiş insanların bir sömürge yönetimini devirerek bağımsız bir ulus kurduğu ilk ve tek büyük çaplı devrimdir. Bu devrim, Haiti’nin o dönemde Fransız sömürgesi olan Saint-Domingue adlı bölgede gerçekleşmiş ve modern Haiti’nin bağımsızlığını kazanmasını sağlamıştır. Saint-Domingue, dönemin en zengin Fransız sömürgesiydi ve bu zenginlik, Afrika’dan zorla getirilen köleleştirilmiş insanların emeğiyle sağlanıyordu. Nüfusun büyük bir çoğunluğu köleleştirilmiş Afrikalılardan oluşuyordu ve koloni toplumu, beyazlar, özgür zenciler ve köleleştirilmiş Afrikalılar arasında keskin bir ayrım üzerine kuruluydu. Fransız Devrimi’nin 1789’da ortaya koyduğu özgürlük, eşitlik ve kardeşlik idealleri, sömürgelerde de yankı bulmuştu. Özgür zenciler, bu ideallerden faydalanarak eşitlik taleplerinde bulundu, ancak bu talepler genellikle beyaz yönetici sınıf tarafından reddedildi. 1791 yılında, köleleştirilmiş Afrikalılar Bois Caïman adlı bir ayin sırasında özgürlüklerini kazanmak için isyan planladı. Bu, Haiti Devrimi’nin başlangıcını simgeler. Toussaint Louverture, Jean-Jacques Dessalines ve Henri Christophe gibi liderler, bu isyana öncülük ederek köleleştirilmiş halkın örgütlenmesini ve askeri başarılarını yönetti. İlk isyanlar sırasında köleleştirilmiş Afrikalılar, plantasyonları ve sömürge sahiplerinin mülklerini yok etti. Fransız hükümeti, isyanı bastırmak için taviz vermek zorunda kaldı ve köleliğin kaldırılmasını tartışmaya açtı. Toussaint Louverture’un liderliği altında köleler, hem Fransız ordusuna hem de diğer sömürgeci güçlere karşı başarılı bir şekilde savaştı. 1794 yılında Fransız hükümeti köleliği kaldırdı, ancak Louverture’un mücadelesi, Haitililerin gerçek anlamda bağımsızlık kazanması için devam etti. 1802 yılında Napolyon, Haiti üzerindeki kontrolü yeniden ele geçirmek için bir sefer düzenledi, ancak bu girişim Haitili liderlerin direnişi sayesinde başarısız oldu. Sonunda, 1 Ocak 1804 tarihinde Jean-Jacques Dessalines, Haiti’nin bağımsızlığını ilan etti ve kölelik tamamen kaldırıldı. Haiti, köleleştirilmiş insanların kurduğu ilk bağımsız Karayip devleti ve dünyada ABD’den sonra bağımsızlığını ilan eden ikinci cumhuriyet oldu. Ancak devrim, Haiti’yi uluslararası alanda zorluklarla karşı karşıya bıraktı. Eski sömürgeci güçler ve kölelik uygulayan ülkeler, Haiti’yi ekonomik ve diplomatik olarak izole etti. Haiti Devrimi, yalnızca kölelik karşıtı mücadele tarihinde değil, insan hakları ve eşitlik ideallerinin savunulmasında da büyük bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Devrim, diğer sömürgelerdeki özgürlük hareketlerine ilham vermiş ve tarihte eşitlik ve insan hakları mücadelesinin bir simgesi olmuştur. Haiti Devrimi, siyahilerin hak mücadelesi açısından tarihin akışını değiştiren bir dönüm noktası olmuştur. Bu devrim, hem 19. yüzyılda köleliğin kaldırılmasına yönelik mücadeleleri hem de 20. ve 21. yüzyıldaki sivil haklar hareketlerini derinden etkilemiştir. Haiti Devrimi, köleleştirilmiş halkların özgürlük mücadelesinde ilk büyük zafer olarak dünya genelinde bir ilham kaynağı olmuştur. Haiti’nin bağımsızlığı, özellikle Amerika kıtasındaki diğer köle isyanlarını ve özgürlük hareketlerini cesaretlendirmiştir. Örneğin, ABD’deki köleler ve özgür Afrikalı-Amerikalılar, Haiti Devrimi’ni bir umut simgesi olarak görmüşlerdir. Bu devrim, 19. yüzyıl boyunca Atlantik dünyasında kölelik karşıtı hareketlerin güç kazanmasında önemli bir rol oynamıştır. İngiltere’nin 1833 yılında köleliği kaldırmasında ve Amerika Birleşik Devletleri’nde köleliğin 1865 yılında sona ermesinde Haiti’nin örnek teşkil eden başarısının dolaylı etkisi büyüktür. Haiti, yalnızca kölelerin özgürleşmesini değil, aynı zamanda siyahilerin kendi kaderlerini tayin edebilme yeteneğini de göstermiştir. Haiti’nin bağımsız bir ulus olarak ortaya çıkışı, beyaz üstünlüğüne dayalı ideolojilere meydan okumuş ve siyahilerin eşitlik ve özgürlük talebine güçlü bir temel oluşturmuştur. Bu tarihsel örnek, Afrika ve Karayipler’deki bağımsızlık hareketlerine de ilham kaynağı olmuştur. 20. yüzyıl boyunca Afrika’daki sömürgecilik karşıtı mücadelelerde Haiti’nin tarihine sıkça atıfta bulunulmuştur. Haiti Devrimi’nin etkisi, 20. yüzyılın ortalarında ABD’deki sivil haklar hareketlerinde yeniden yankı bulmuştur. Martin Luther King Jr., Malcolm X ve diğer liderler, Haiti’nin sömürgecilik ve köleliğe karşı mücadelesini sıklıkla vurgulamışlardır. Haiti, siyahiler için özgürlük ve direnç sembolü olarak kabul edilmiştir. Özellikle, “Siyah Gücü” hareketleri, Haiti’nin zaferini beyaz tahakkümüne karşı bir direniş modeli olarak benimsemiştir. Bugün Haiti Devrimi’nin mirası, siyah hakları mücadelesinde hâlâ hissedilmektedir. Siyahilerin haklarını savunan modern hareketler, örneğin Black Lives Matter, Haiti’nin geçmişteki direnişini hatırlatarak ırksal eşitlik ve adalet için çağrıda bulunmaktadır. Haiti, siyah diaspora için bir gurur ve dayanıklılık sembolü olmaya devam etmektedir. Ancak, Haiti’nin kendi iç sorunları –ekonomik zorluklar, siyasi istikrarsızlık ve doğal afetler– bu mirasın etkisini tam anlamıyla ortaya koymasını zorlaştırmaktadır. Haiti Devrimi, yalnızca siyahilerin özgürlük mücadelesine değil, aynı zamanda tüm dünyadaki insan hakları hareketlerine ilham veren bir olaydır. Bu devrim, özgürlük ve eşitlik ideallerinin her zaman baskı ve adaletsizlik karşısında üstün geleceğini göstermiştir. Bugün bile Haiti’nin tarihi, ırkçılığa, sömürgeciliğe ve adaletsizliğe karşı mücadelenin sembolü olarak yaşamaya devam etmektedir.
Editor on
Afrika

Senegal’in Arabuluculuk Çabaları ve AES-ECOWAS Gerilimi

Senegal Cumhurbaşkanı Bassirou Diomaye Faye, ECOWAS tarafından Nijerya’nın Abuja kentinde düzenlenen Nisan zirvesinde Sahel’deki askeri hükümetler ile blok arasında özel arabulucu olarak atanmıştı. Dakar için bu bir ilk anlamına geliyordu. Senegal, 2020’de darbeler başladığında AES ülkelerine karşı yaptırımları destekleyen ve bunların uygulanmasında işbirliği yapan ülkeler arasındaydı. Mali ile uzun bir sınırı paylaşan ve denize kıyısı olmayan bu ülke için kilit bir ticaret yolu olan Senegal, Nijer’in devrik başkanı Mohamed Bazoum’u görevine iade etmek için askerî harekât tehdidinde bulunan Nijerya ve diğerlerine katılmıştı. Bu politikanın mimarı eski Başkan Macky Sall’dı. Yeni cumhurbaşkanının seçilmesi ülkenin dış politikasında önemli bir değişime işaret ediyor. Faye şu ana kadar Sahel boyunca mekik diplomasisi yürüttü. Bamako’da Mali Cumhurbaşkanı Asimi Goita ve Ouagadougou’da Burkina Faso Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı İbrahim Traore ile görüştükten sonra, cuntaları ECOWAS’a yeniden katılmaya ikna etme konusunda ihtiyatlı bir iyimserlik ifade etmişti. Bu husus gerçekçi olmasa da en azından bu ülkelerin yeniden ECOWAS ile işbirliği zeminine gelebileceğine dair bazı ışıklar da vermişti. Senegal: ECOWAS ve AES Arasında Senegal, on beş ülkeden oluşan ECOWAS’ın dördüncü büyük ekonomisidir. Yakın zamanda açık denizde keşfettiği petrol ve doğalgaz ile madencilik potansiyeli bölgesel etkisini arttırmıştır. Çalkantılı bir seçim öncesi döneme rağmen Senegal bölgenin en istikrarlı ülkelerinden biri olmaya devam ediyor ve ECOWAS’ın askeri yönetim görmemiş iki ülkesinden biri. Bu faktörler Senegal’in arabulucu olarak güvenilirliği açısından kilit önem taşımaktadır. Günümüzde Fransız karşıtı ve solcu fikirlerle kampanya yürüten bir parti tarafından yönetilen Senegal’in yeni hükümeti, Fransız ordusunu ve diplomatlarını sınır dışı eden cuntalara daha sempatik görülüyor. Sonuç olarak, Başkan Faye’nin sadece askeri rejimler tarafından değil aynı zamanda destekçileri tarafından da memnuniyetle karşılanması muhtemeldir. ECOWAS, Senegal’in yeni yönetiminin güçlü yönlerinin farkına varmış durumda ve hiçbir azalma belirtisi göstermeyen anlaşmazlığı ele alırken bundan yararlanmayı hedefliyor. Başkan Faye’nin karşı karşıya olduğu en önemli zorluklardan biri Sahel’de artan Rus etkisi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, bölge başkentlerine yaptığı ziyaretlerden birkaç gün sonra Gine, Burkina Faso ve Çad’a uğrayarak bölgeyi gezdi. Mevcut haliyle Rusya, Batı Afrika’daki bölünmüşlüğün çözümüne yardımcı olmakla ilgilenmiyor. Doğal kaynaklara erişim ve diplomatik destek karşılığında eski Wagner özel silahlı kuvvetleri ve diğer askeri destek yoluyla koruma sağlayarak askeri rejimler için ana can simidi görevi gören Moskova, bölgesel anlaşmazlıktan fayda sağlıyor. Bu durum Faye’nin işini zorlaştırıyor çünkü cunta hükümetleri Rusya’yı müzakereler için daha iyi bir alternatif olarak görebilir. Şimdilik öncelikleri yeni rejimlerin korunması ve Rusya da bunu sağlamaya istekli. JNIM ve diğer aşırılık yanlısı grupların Mali, Burkina Faso ve Nijer’deki saldırılarının yeniden canlanması ve Fildişi Sahili, Togo ve Benin gibi kıyı ülkelerine doğru genişlemesi bölgesel aktörler için en önemli endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Böyle bir saldırı seyri bölge kamuoyunu AES’in güvenliği yeteri kadar sağlayamadığı fikrine yakınlaştırabilir. ECOWAS’ın darbe liderlerinin bloğun denetlediği seçimlere katılmasını engelleyen protokolü cuntalar için büyük bir engel teşkil ediyor. Günün sonunda ülkelerinin siyasi geleceğinin bir parçası olarak kalmayı hedefledikleri için ECOWAS’tan ayrılmak onlara bu kısıtlamaları aşma özgürlüğü veriyor. Kendi çıkarlarını korumaya kararlı cuntalar ile kurallarını esnetmeye isteksiz bir blok arasında arabuluculuk yapmak büyük bir çaba gerektirecek ve Dakar için önemli bir zorluk teşkil edecektir. ECOWAS ile cunta liderliğindeki devletler arasında, dış etki veya bölgesel jeopolitikte değişimler olmaksızın hızlı bir çözüm olasılığı pek mümkün görünmüyor. Rusya’nın desteğini arkasına alan askeri rejimler, dış baskı olmaksızın ECOWAS’a yeniden entegre olmaya direneceklerdir. Bu aşamada yeni üyeliklerin söz konusu olmasını orta ve uzun vade olarak değerlendirmek gerekir. Orta vadede Fransız karşıtı rüzgârın en sert estiği Çad’ın AES’in bir parçası olacağını düşünüyorum. ECOWAS’ın içi boş tehditleri devam ederse ve Rusya’nın etkisinin emperyal bir tehlike oluşturmayacağı kanısı hâkim gelirse Senegal için de uzun vadede aynı senaryo mümkün.
Ensar Küçükaltan on
Afrika

Afrika Diasporası ve Eğitim-İstihdam İlişkisi

Afrika’nın çeşitli ülkelerinden gelerek Türkiye’de yüksek lisans ve doktora eğitimi alan pek çok öğrenciye mentörlük yapma fırsatı buldum. Onlardan biri Demokratik Kongo’dan gelen, gelişime açık ve gerçekten öğrenmek isteyen ismini vermeyeceğim bir öğrenciydi. Kendisi ile Türkiye’deki eğitim üzerine konuşurken, konu Oxford’dan aldığı burs imkanına geldi. Aynı dönemde Türkiye’de sosyal bilimler üzerine nam salmış bir üniversite, onun ülkesine giderek sunum yapmış ve bu parlak öğrenciyi bize kazandırmıştı. Ülkemiz hakkındaki övgü dolu sözleri haricinde merak ettiğim şey eğitim imkanları bağlamında gerçekten aradığını bulup bulmadığıydı. Türkiye’den aldığı burs sayesinde gelmiş ve barınma sorununu da çözmüştü ancak verilen eğitim düzeyinin yeterli olmadığı hususunda kaygıları vardı. Oxford yerine bu toprakları tercih eden parlak bir öğrencinin kaliteli eğitim beklentisi elbette haklı ve yerindeydi. Sohbeti biraz daha derinleştirdiğimizde pişmanlık tohumlarının ekilmeye başlandığını gördüm. İşte tam da bu noktada ülkelerinden gelen Afrikalı öğrencilerin diasporada yaptıkları ya da genel olarak beklentileri üzerine düşünmeye başladım. Türkiye’deki Afrika diasporasının tarihi çok eski diyemeyiz. En azından bugünkü sayılara baktığımızda tarihimizin hiçbir bölümünde böylesine bir diasporaya ev sahipliği yapmamıştık. Bugün Türkiye’de yaklaşık 17188 bin Afrikalı öğrenci bulunuyor. Bunlar liseden başlayarak lisans, yüksek lisans ve doktora bölümlerinde eğitimlerine devam ediyorlar. Özel sohbetlerimizde genellikle Fransa, İngiltere, ABD ve Kanada’ya nazaran Türkiye’yi tercih etmiş öğrencilerin kararlarında farklı sosyolojik sebeplerin etkili olduğunu görüyoruz. Ekonomik sebepler, burs imkanları, dini tercihler, mezunların tavsiyeleri gibi hususlar bu tercihte etkili oluyor. Genel kanı, Türkiye’de alınan eğitimin kendi ülkelerinde prestijli bir konum elde etmede faydalı olduğu yönünde. Benzer ortamlarda Kamerun’da belediye başkan yardımcısı olanla da tanıştık, Çad’da seçimlere girmeden önce stratejik destek isteyenle de. Türkiye’de okuyup Somali’de bakan olan da oldu, sivil toplum ve devlet kuruluşlarında çalışanlar da. Elbette Türkiye için çok eski sayılamayacak bu eğilim, pek çok Avrupa ülkesinde yeni sömürgecilik bağlamında oldukça yaygın kullanılan bir eylem oldu. Afrika ülkeleri altmışlar boyunca bağımsızlıklarını kazanırken eskinin sömürgecileri yeninin stratejik partnerleri olarak masa başındaydı. Dil, din, eğitim, sanat, kültür gibi insanlık değerleri pek çok durumda yeni mühimmatlara dönüştürülerek sömürülen ülkelerde kullanıldı. Paris’te eğitim görmüş bir Senegalli geri döndüğünde Dakar’da eskisi gibi yaşayamazdı. Bir Fransız gibi davranmak yalnızca eğitimli olmanın sonucu değil, aynı zamanda zihinsel bir dönüşümün sonucuydu. Zaman geçti ve Afrika diasporası yeni dünyanın gerçeklerine uyandı. Gençler bir yandan ülkelerindeki siyasi gelişmeler, darbeler, 30-40 yıllık dikta yönetimleri üzerine düşünmeye başladı ve apolitik duruştan kurtuldu, diğer yandan gittikleri ülkenin sosyolojisini daha geniş bir perspektiften kavrayarak kavramsallaştırma üzerine düşünmeye başladı. Bu akış doğal olarak o gençlerin istek ve arayışlarını da değiştirdi. O halde bugün, şu soruyu sormak daha elzem hale gelmiştir: Afrika diasporası eğitimden ne bekliyor ve beklenti Afrika’da neyi değiştirebilir? Gençler ve Diasporada Eğitim Bu soruya cevap ararken Afrika’nın, dünyanın en genç nüfusuna sahip kıtası olduğunun altını çizerek başlamak gerek. Birleşmiş Milletler’e göre, 2020 yılı itibarıyla Afrika’nın 15-24 yaş arası nüfusu, dünya nüfusunun yüzde 19’unu oluşturmakta ve 2050’ye kadar Afrika’nın yaşlı nüfusunun 10’da 1’den az (9,3%) olmak üzere tek haneli rakamlarda kalması öngörülüyor. Genç nüfusun hızla büyüdüğü bu kıta, aynı zamanda eğitim ve istihdam konusunda ciddi fırsatlar ve zorluklar barındırıyor. Kıta genelindeki eğitim sitemine baktığımızda bazı kronik sorunların gelişimi engellediğini görüyoruz. Bunların başında altyapı eksiklikleri, kaynak yetersizliği ve öğretim kalitesindeki dalgalanmalar geliyor. Pek çok Afrikalı öğrencinin ülkelerini terk ederek yurtdışında eğitim alma isteğinin temelinde de bu sorunların yattığı söylenebilir. Öğrencilerin çoğu, kendi ülkelerinde sahip olmadıkları imkanlara ulaşabilmek adına farklı ülkeleri tercih etmekte ve bu vesileyle farklı kültürlerle etkileşim ve dünya çapındaki en son teknolojilere dair bilgi edinme fırsatı bulmaktadır. Bu doğrultuda diasporadaki öğrencilerin en büyük beklentisinin, kendi ülkelerinde yeteri kadar uzmanlaşamayacaklarını düşündükleri alanlarda uzmanlaşarak hem avantajlı bir konum hem de saygın bir meslek kazanmak olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim yurtdışında eğitim alan Afrikalı gençler, kazandıkları becerilerle kendi ülkelerinde (Türkiye’de okuyanlar örneğinde olduğu gibi) önemli değişimler oluşturabilirler. Özellikle teknoloji, mühendislik, sağlık bilimleri, çevre mühendisliği ve işletme gibi alanlarda edindikleri uluslararası bilgi birikimi, Afrika’nın ekonomik büyümesi ve endüstriyel dönüşümünde kritik bir rol oynayabilir. Dijital okuryazarlık, yazılım geliştirme, yapay zekâ ve veri analitiği gibi ileri düzey beceriler, Afrika’nın hızla dijitalleşen iş gücü piyasasında büyük önem taşır. Bu beceriler, kıtada gelişimin ve verimliliğin artmasına yardımcı olurken, aynı zamanda iş gücü piyasasını daha rekabetçi hale getirebilir. Özellikle teknoloji alanında edinilen bilgiler, sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesinden çevre dostu projelere kadar birçok alanda fayda sağlayabilir. Afrika’nın herhangi bir ülkesinde kırsal bir bölgeye gittiğinizde özellikle sağlık okullarının (hemşirelik okulları) ne kadar yaygın olduğunu görürsünüz. Bu okullarda eğitim aldıktan sonra diasporada uzmanlaşan bir sağlıkçının geri döndüğünde kendi bölgesine neler katabileceğini düşünmek bile kıtanın geleceği adına heyecan verici. Üstelik bu, bunun gibi yüzlerce gelişim alanında yalnızca bir tanesi. Aynı şekilde parlak bir öğrencinin diasporada iyi bir üniversitede bilgisayar mühendisliği okuduktan sonra ülkesine dönmesi, kendi ülkesinde teknoloji girişimleri başlatmasını ve yazılım geliştirme alanındaki yenilikçi projelere öncülük etmesini sağlayacaktır. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Aldıkları eğitimi ülkelerine taşıyan genç Afrikalılar yazılım geliştirme, dijital pazarlama, e-ticaret gibi alanlar aracılığıyla dijital ekonomiye giderek daha fazla katılıyor. Cape Town, Nairobi ve Lagos gibi büyük şehirlerde teknoloji merkezlerinin hızla büyümesi, gençlerin teknoloji alanında girişimci girişimlerin yanı sıra kazançlı işlere girme potansiyelini göstermektedir. Ayrıca, kıtanın gelişen kentleşmesi de inşaat, konut ve altyapı geliştirme alanlarında iş fırsatlarını artırma vaadinde bulunuyor. Afrika şehirleri büyüyüp genişledikçe şehir planlamacılarına, mühendislere ve çeşitli vasıflı işgücüne daha fazla talep olacak ve bu da gençlerin işgücüne katılması için yeni yollar açacaktır. İstihdamdaki Zorluklar En büyük avantajı genç nüfusu olan Afrika kıtası bu gençleri istihdam etme konusunda yeterli mi? Maalesef Afrika, hızla artan nüfusu ve genç iş gücüne rağmen, işsizlik oranlarının yüksek olduğu bir kıta olarak öne çıkmaktadır. Afrika’daki genç işsizlik oranları dünyadaki en yüksek oranlar arasında yer almakta olup, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Sahra-altı Afrika’daki genç işsizlik oranının %20’nin üzerinde olduğunu tahmin etmektedir. Bu yüksek orana katkıda bulunan temel zorluklardan biri, bir yandan eğitim ve beceriler ile diğer yandan işgücü piyasasının ihtiyaçları arasındaki uyumsuzluktur. Birçok genç, işverenlerin ihtiyaç duyduğu becerilerle örtüşmeyen diplomalarla mezun olmaktadır. Bazı durumlarda eğitim sisteminin kendisi de güncelliğini yitirmekte ve gençleri hızla değişen iş piyasasına hazırlıksız bırakmaktadır. Bir diğer önemli engel de kaliteli işlere erişimin olmamasıdır. Afrika’daki genç istihdamının büyük bir kısmı, ücretlerin düşük olduğu, iş güvenliğinin neredeyse hiç olmadığı ve çalışanların genellikle sağlık sigortası veya emeklilik planları gibi avantajlardan yoksun olduğu kayıt dışı sektördedir. Bu güvencesiz istihdam özellikle kırsal alanlarda ve ek toplumsal ve kültürel engellerle karşılaşan genç kadınlar arasında yaygındır. Kent merkezlerinde, kayıtlı sektör işleri için rekabet şiddetlidir ve birçok genç, sınırlı deneyim, beceri ve profesyonel ağlar nedeniyle kayıtlı ekonomide bir yer edinmekte zorlanmaktadır. Yurtdışında eğitim almış olan gençler, ülkelerine döndüklerinde genellikle aldıkları eğitimle uyumlu iş fırsatları bulmakta zorlanmaktadır. Bu durum, iş gücü piyasasının dar olduğu ve geleneksel sektörlerin bu yeni beceri seviyelerine uyum sağlayamadığı bir ortamda daha belirginleşmektedir. Tam da bu noktada iki farklı yol gençlerin önüne çıkmaktadır. Bunlardan ilki, aldıkları eğitim dışında başka bir mesleği icra etmektir. Aldığı eğitimle uyumsuz bir alanda çalışan herkesin benzer şekilde yaşayacağı motivasyon kaybı özellikle gençlerde daha fazla olmakta ve onları olumsuz etkilemektedir. Böyle durumlarda bir kısım öğrencinin daha zekice davranıp risk alarak diaspora yaşamları süresince sahip oldukları uluslararası bağlantıları kullanmaya yöneldikleri görülmekte ve bu öğrencilerin birçoğu bu bağlantılar vesilesiyle başarılı olabildikleri gözlemlenmektedir. Çok önemli olan bu girişimler, küresel trendlerin yerel bazda uygulanmasını sağlamakta ve pek çok girişimcilik hikayesinin temelini oluşturmaktadır. Yerel istihdamı zorlaştıran bir diğer husus da kuşkusuz beyin göçüdür. Diasporada öğrencilik döneminde düzenini kurabilen öğrencilerin bir kısmı o ülkede yerleşik hale gelmenin yollarını aramakta ve dönüşü ertelemektedir. Pek çok Afrikalı öğrenci, yurtdışında elde ettikleri eğitim ve iş deneyimi sayesinde daha yüksek yaşam standartlarına ve daha iyi kariyer fırsatlarına sahip olduklarını görmektedir. Abuja’nın kırsalında hayati bir ihtiyaç olan bir meslek dalının Nijeryalı erbabı kendi refahını önceleyerek ABD veya İngiltere’de kaldığında hem ulusuna karşı sorumluluğunu ertelemekte hem de pek çok örnekte gördüğümüz şekliyle asla tam olarak kabul görmeyen “yabancı” kimliği ile cevher olan beynini başka ülkelerin hizmetine sunmaktadır. Beklentiler Gerçeklere Karşı  Şunu gördük ki eğitimli Afrikalı öğrencilerin geri döndüklerinde yaşadıkları sorunların minimuma indirilmesi bu büyük ve çeşitli kıtanın sorunlarının en aza indirgenmesinde önemli rol oynayacaktır. O halde Afrikalı gençler için istihdam olanaklarının iyileştirilmesi hem yapısal engelleri hem de çeşitli sektörlerdeki kullanılmayan potansiyeli ele alan çok yönlü bir yaklaşım gerektirmektedir. İlk olarak, eğitim ve öğretim sistemlerinin işgücü piyasasının talepleriyle daha iyi uyumlaştırılması için elden geçirilmesi gerekmektedir. Bu, gençlerin günümüz ekonomisinde başarı için çok önemli olan dijital okuryazarlık, teknik beceriler ve girişimcilik gibi pratik becerilerle donatılmasını da içermektedir. Eğitim kurumları ve özel sektör arasındaki ortaklıkların güçlendirilmesi de müfredatın mevcut ve gelecekteki iş talepleriyle ilgili olmasını sağlamaya yardımcı olabilir. Tam da bu noktada Afrika ülkeleri hükümetleri yapacakları reformlarla ihtiyaç olan alanlarda eğitim almaları için diasporayı ikna etmeli ve yönlendirmelidir. Hükümetler, çalışanların sosyal güvenlik ağlarına ve yasal korumalara erişimini sağlarken kayıt dışı sektörü koruyan ve teşvik eden politikaları da dikkate almalıdır. Ayrıca, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin ele alınması tüm gençler için eşit istihdam fırsatlarının yaratılmasında kilit öneme sahiptir. Genç kadınların eğitim, sermayeye erişim ve ayrımcı uygulamaların ortadan kaldırılması yoluyla güçlendirilmesi, işsizliğin azaltılması ve ekonomik büyümenin sağlanması üzerinde derin bir etkiye sahip olacaktır. Tüm bunlarla beraber eğitim gören diasporaya da büyük bir görev düşüyor. Bu görev, yıllarca acı çekmiş halklarının çığlığını unutmadan toplumsal refahı bireysele tercih etmek ve Fanon’un eleştirdiği yerli elitlerden olmamaktır.
Ensar Küçükaltan on
Ortadoğu

Rejimin Düşüşü ve Yeni Suriye

Suriye, 2011’de başlayan Arap Baharı hareketlerinden bu yana tarihinin en büyük siyasi ve toplumsal krizlerinden birini yaşamaktaydı. Ancak 2024 yılında yaşanan bir dizi olay, Suriye’nin geleceğini yeniden şekillendirdi. Suriyeli muhaliflerin Şam’ı ele geçirerek Başar Esad rejimini devirmesi, hem ülke için hem de bölge siyaseti için tarihi bir dönüm noktası oldu. Tarihi Arka Plan Suriye iç savaşı, rejim yanlısı gruplarla muhaliflerin çok cepheli bir çatışması olarak on yıldan fazla bir süre boyunca devam etti. Bu süreçte muhalif gruplar zaman zaman ciddi kazançlar elde etse de, Şam gibi stratejik öneme sahip bölgelerde önemli bir ilerleme kaydedememişlerdi. Ancak, uluslararası desteğin artması ve sahadaki çeşitli muhalif grupların koordinasyonunu geliştirmesi, 2023 sonlarında bir oyun değiştirici faktör oldu. Şam’ın Ele Geçirilmesi 2024 Ocak ayında başlayan Şam Operasyonu, muhalif grupların bugüne kadar düzenlediği en büyük ve en organize askeri harekât olarak dikkat çekti. Operasyonun öne çıkan aşamaları şu şekildeydi: Muhalifler, Şam’ı kuzey ve güney eksenlerinden kuşatarak rejimin lojistik hatlarını kesmeyi başardı. Mezzeh Askeri Havaalanı, Cumhuriyet Muhafızları Karargahı ve Baas Partisi’nin ana binaları gibi Şehrin kritik noktaları, muhaliflerin kontrolüne geçti. Muhaliflerin ilerlemesiyle birlikte Şam halkı, rejim yanlısı güçlere karşı ayaklanarak isyanı destekledi. Bu durum, şehirdeki rejim kontrolünü hızla zayıflattı. Şam’daki şiddetli çatışmalardan sonra Başar Esad ve önde gelen rejim yetkilileri, ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Önce Lazkiye’ye, oradan da bilinmeyen bir yurt dışı bölgeye gittiği bildirildi. Rejimin Düşüşü Sonrası Esad rejiminin çökmesi, hem Suriye’de hem de bölgede önemli etkiler yarattı: Geçici Hükümetin Kurulması: Muhalif liderler, uluslararası toplumun desteğiyle bir geçici hükümet oluşturarak siyasi geçiş sürecini başlattı. Uluslararası Destek: Batı ülkeleri, Türkiye ve Arap Ligi, yeni yönetimi tanıyarak yeniden yapılandırma süreci için şartlı yardım paketleri açıkladı. Halkın Beklentileri: Yıllarca süren savaş ve yıkım nedeniyle Şehirde yaşayan insanlar, yeniden yapılanma ve barış konusunda yüksek beklentilere sahip. Güvenlik Sorunları: Rejimin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan güvenlik boşluğu, yerel ve uluslararası güçler için bir meydan okuma oluşturdu. Sonuç Suriyeli muhaliflerin Şam’ı ele geçirerek Başar Esad rejimini devirmesi, bölge siyaseti açısından bir milat niteliği taşıyor. Bu tarihi zafer, Suriye’nin yeniden inşa edilmesi ve bölgede kalıcı bir barışın sağlanması için yeni fırsatları beraberinde getiriyor. Ancak bu sürecin başarıya ulaşması, hem yerel hem de uluslararası aktörlerin işbirliğine bağlı olacak. Suriye İç Savaşı: Kronolojik Bir Bakış 2011: Halk AyaklanmasıMart 2011’de Deraa’da başlayan protestolar, Esad rejiminin sert müdahaleleriyle tüm ülkeye yayıldı. Barışçı protestolar yerini çatışmalara bırakırken, rejim ve muhalefet arasındaki gerginlik silahlı bir iç savaşa evrildi. 2012-2013: Muhalefetin GüçlenmesiSuriye Ulusal Koalisyonu’nun kurulması ve çeşitli silahlı grupların rejime karşı savaşa katılması, çatışmanın şiddetini artırdı. Aynı zamanda, El Nusra ve IŞİD gibi radikal gruplar sürece dahil oldu. 2014: IŞİD’in YükselişiIŞİD, Suriye’de Rakka’yı ele geçirerek kendisini “Halifelik” ilan etti. Bu durum, ABD önderliğindeki koalisyonun hava saldırıları başlatmasına yol açtı. 2015: Rusya’nın MüdahalesiRusya, Esad rejimine destek vermek için hava saldırılarına başladı. Bu, rejimin güç kazanmasını sağlarken savaşın dengelerini değiştirdi. 2016-2019: Saha Kontrolü ve İnsani KrizHalep’in rejim tarafından ele geçirilmesi, savaşın kilit noktalarından biri oldu. Aynı zamanda, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik harekatları Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi operasyonlarla gerçekleşti. 2020 ve Sonrası: Durağan Süreçİdlib, savaşın odak noktalarından biri olmaya devam ederken, uluslararası aktörler arasındaki diplomatik girişimler artış gösterdi. Ancak, savaş tamamen sona ermedi ve insani kriz derinleşti.
Editor on
Genel

“Lay dièkh na” *

*Artık Mazeret Yok Wolof dilinde Pasteef, kişinin karar verdiği veya söz verdiği şeyi olağanüstü bir şekilde gerçekleştirme yeteneği anlamına gelir. Kararlılık ve mükemmelliği temsil eden bu kelime, Senegal’de yeni bir siyasi vizyonun taşıyıcısı olan partinin adı. Artık Mazeret Yok sloganıyla yeni bir kimlik inşa eden parti, Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası Genel Seçim zaferini de ilan etti. 19 Kasım Salı günü kamuoyuna açıklanan seçim sonuçları, ülkenin 46 bölgesinin 40’ında ve diasporadaki 8 seçim bölgesinin 7’sinde PASTEF’in kazandığını gösteriyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kazanılan Dakar, Thiès, Diourbel ve Mbacké’de -puanını artırarak kazanması, iktidarın daha güçlü bir şekilde Sonko ve arkadaşlarının eline geçtiğini gösteriyor. Öte yandan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde eski Başkan Sall’ın kaleleri olarak görülen Foundiougne ve Fatick’de de sonucun aynı olması Senegal siyaseti için yeni bir dönemin başlangıcı olarak tanımlanabilir. Aynı durum, Moritanya sınırındaki Dagana’da, Bakel’den Kedougou’ya kadar olan bölgelerde ve ele geçirdiği güneydoğuda da geçerli. PASTEF’in alamadığı yerler ise genellikle Senegal’in doğusunda bulunan yerler. Her halükârda, bu sonuçlar eski devlet başkanı Sall için siyaset sahnesinin büyük değişiklikler içerdiğini gösteriyor. Listenin başında olmasına rağmen Macky Sall kampanyasını Nisan ayından bu yana bulunduğu Fas’tan yürüttü ve bu da ezici bir yenilgiye neden oldu Senegal halkının Sall’a sırtını dönmesi ve artık söylemlerine inanmıyor oluşu, Başbakan Ousmane Sonko’nun, onu vatana ihanet suçundan Yüksek Adalet Divanı’nda yargılanabileceği bir senaryoyu öne çıkarabilir. PASTEF’in bu seçime tek başına gitme tercihi riski bir tercih olarak görülüyor ancak aynı zamanda tek başına kazanması durumunda Meclis’te çoğunluk olacak olması alınmaya değer bir risk olarak görülebilir. Macky Sall ve Amadou Ba liderliğindeki koalisyonlara ek olarak, PASTEF bu seçimde eski müttefiklerinden Dakar Belediye Başkanı Barthelemy Dias ile de karşı karşıya geldi. Mevcut Senegal iktidarı, sadece ulusal düzeyde en iyi yapılanmış parti değil aynı zamanda devlet aygıtının lojistik kaynaklarından da en iyi şekilde faydalanan ve neredeyse tüm yönetim mekanizmalarını devralabilecek tek parti olarak görülmeli. Bu büyük zafer, Senegal hükümetine istihdam, kurumsal reform, gıda egemenliği ve yolsuzlukla mücadeleye odaklanan iddialı programını uygulama konusunda istediği serbestliği de sağlamış oldu. Çok basit şekliyle, artık parlamentoda çoğunluğu alan ve ülkenin pek çok alanında siyasi hakimiyetini kabul ettiren bir siyasi iktidar var. Dolayısıyla parti sloganında da belirtildiği şekliyle: Artık mazeret yok!
Ensar Küçükaltan on
Afrika

Seçimler Sonrası AES-Senegal-ECOWAS Üçgeni

Senegal’deki siyasi protestolar döneminde pek çok uzman tarafından dillendirilen darbe tehlikesi sürerken AES’in bir sonraki üyesi olabileceğine dair bazı analizler de yapılıyordu. Bu krizin merkezinde Macky Sall rejimi ile Ousmane Sonko liderliğindeki kapatılan PASTEF’in arasındaki çekişme yer alıyordu. Sonko’nun “geçmişten kopuş” söylemi, bu arada Sahel’deki darbelerden doğan rejimlerin ateşli propagandacıları olan Yeni-Panafrikanistlerle yakın bağlar kurmasını sağlamıştı. Nitekim PASTEF, iktidara yürüyüşünde mücadelesini halka aktarmak için bu destekçilere güveniyordu. Bu durum, PASTEF’in atıfta bulunmaktan asla vazgeçmediği demokratik ilkelerin genişlemesini destekleme eğiliminde olmayan yabancı güçlerle -özellikle Rusya ile- bağlantı şüphelerini akla getiriyordu. Bu bağlamda Yeni-Panafrikacı subaylar, Senegal’in yakında Batı Afrika’da 2020’den bu yana askeri darbelerle ortaya çıkan sözde “egemenlikçi” rejimler kulübüne katılacağına ilişkin yorumlarda bulundular. Senegal’deki krizin doruk noktasında, PASTEF’in bu “dostları” Senegal’de bir darbe olmasını umuyorlardı. Onlara göre bu, Senegal’i AES’e dahil etme mantığını tamamlamak için ideal bir yoldu. Ancak konuştuğumuz Senegalliler, hiç darbe görmemiş bir ülkede ordularının “doğasına” işaret ederek böyle bir olasılığı defalarca reddettiler. Senegal krizinin sonunda, 24 Mart’ta, özgür ve şeffaf seçimler PASTEF’in ana figürlerinden Bassirou Diomaye Faye’yi iktidara getirdi. Ona, Başbakan olarak atanan hareketin lideri Ousmane Sonko da katıldı. Tam bu noktada Faye’den ilginç bir adım geldi. Eskiye yönelik eleştirilerle beraber Fransa karşıtı bir yapının içinden çıkan yeni başkanın ilk ziyaretini Macron’a yapması hem eleştiri aldı hem de beklenmeyen bir adımdı. Bu hususta pek çok analizde Sonko ile Faye’nin ayrı düşüp düşmediği, Sonko’nun katı bakış açısının ortadan kaldırılmasına yönelik bir çalışma olup olmadığına dair çıkarımlar yapıldı. Çünkü seçim sonrası özellikle Panafrikanist gruplar Senegal yönetiminden “Fransa ve Batı’dan kopmasını”, ECOWAS’tan çekilmesini ve CFA para biriminin derhal kaldırılmasını talep ettiler. Ancak Senegal’in yeni devlet başkanı Bassirou Diomaye Faye’nin eylemleri ve kamuoyuna yaptığı açıklamalar, kısa süre içinde AES taraftarlarının öfkesine neden oldu. Kendisinin solcu bir Pan-Afrikanist olduğunu hatırlatan genç Senegal cumhurbaşkanı bir denge politikasını tercih ediyor. Hatta “bölgesel entegrasyon hedeflerine” bağlılığını teyit ederek “AES ülkelerinin ECOWAS’a geri dönmesi için çalışacağı” sözünü verdi. Senegal hükümeti, CFA frangını terk etme planından vazgeçmemekle birlikte, bunun bölgedeki ilgili ortaklarla birlikte ve makul bir zaman çizelgesine göre yapılacağını inanıyor. Uluslararası ortaklıklar kazan-kazan yönünde yeniden dengelenmelidir diyen Bassirou Diomaye Faye, 30 Mayıs’ta Mali ve ardından Burkina Faso’ya yaptığı ziyaret sırasında, darbenin iki lideri Assimi Goita ve Ibrahim Traore’ye ECOWAS’ın mirasını koruma planından da bahsetti. 21 Haziran’da Dakar’da Senegal İnsan Hakları Savunucuları Koalisyonu ve Uluslararası Af Örgütü tarafından bir gösteri düzenlendi. Bu gösteri Burkina Faso’da ifade ve basın özgürlüğüne yönelik saldırıların mağdurları ile dayanışma gösterisiydi. Buna karşılık, birkaç gün sonra Ouagadougou’daki Senegal Büyükelçiliği önünde, Coordination nationale des associations de la veille citoyenne du Burkina Faso üyelerinin girişimiyle bir protesto karşı gösterisi düzenlendi. Bu olaylar, iki ülke arasında hâkim olan iklimin belirtileri olarak görülebilir. AES’in Çözmesi Gereken Sorunlar ECOWAS ülkelerinden AES’e kayacak ülkeler olduğu kanaatime göre kaçınılmaz bir sondur. Ancak buradaki esas problem, ECOWAS’tan ani bir çıkışın belli sorunları beraberinde getireceğidir. Çünkü bu birlik, üye ülke vatandaşlarının serbest dolaşımını ve ortak bir pazarı temsil etmektedir ve zaten denize kıyısı olmayan ülkeler için bunun yerini doldurmak zor olacaktır. Bu ülkeler ile Fildişi Sahili ve Senegal gibi önemli ECOWAS üyeleri arasında ticari bağların hala güçlü olduğunu ve bunun da durumu karmaşıklaştırdığını eklemek gerekir.. Çözülmesi gereken sorunlardan bir diğeri altyapı olacaktır. Üç AES ülkesinin yakın gelecekte elektrik ya da teknoloji alanında kendi kendilerine yetebilecekleri konusunda kuşkular bulunuyor. Ayrıca çok önemli bir ihtiyaç olan internet, kıyı ülkeleriyle olan bağlantılara bağlı ve bu da ECOWAS ile olan bağlantının kesilmesini daha da karmaşık hale getiriyor. Öte yandan AES, bir yatırım fonu ve ortak bir medya oluşturulması gibi iddialı projeleri uygulamaya koymuştur. Bu girişimler memnuniyetle karşılanabilir ancak başarılarının projelerin güvenilirliğine ve uluslararası fonların harekete geçirilmesine bağlı olduğunu vurgulamak gerekir. Üye ülkelerin doğal kaynakları yatırımcıları çekebilir ancak gerekli finansmanı elde etmek için güvenilir projeler tasarlamak çok önemli. Günün sonunda Sahel Devletleri İttifakı henüz kendini kanıtlayamadı. Siyasi hırslar ve ekonomik gerçekler arasında kalan bu örgütün geleceği, ECOWAS’tan düzenli bir çıkış için müzakere etme ve özerkliğini sağlamak için gereken altyapıyı kurma becerisine bağlı olacaktır. Tüm alanlarda gelişmeler kaydedildikten sonra AES’in ilk üyesinin Çad olacağını söylemek mümkün olabilir. Denge siyasetinde AES’in güçlendiğini gören Senegal’in yeni üye olarak sahneye çıkması ise Batı Afrika’daki tüm dengeyi değiştirebilir. Fildişi Sahili, Nijerya, Benin gibi sadık ülkeler dışındaki her ülke, Rusya’nın bölgedeki varoluşunu artırmasıyla birlikte potansiyel bir AES müttefiki olacaktır. Arabuluculuk rolü olan Togo gibi ülkelerin de aradaki yumuşak geçişi sağlamakla görevlendirilmesi uzak bir ihtimal sayılmaz.
Ensar Küçükaltan on
Afrika

AFRİKA’NIN DUYULMAYAN ÇIĞLIĞI: SUDAN

Son dönemde Afrika’nın en fazla gündeme gelen olayı Sudan çatışmaları, ordunun tehdit olarak gördüğü bir hareket olan Hızlı Destek Güçleri (RSF) üyelerinin ülke çapında ordunun kontrolüne baş kaldırmasıyla iç savaş noktasına geldi. Kriz büyürken uluslararası toplumun Sudan’ın çığlığını benzer diğer örnekler gibi duymaması, insani ihtiyaçların her geçen gün daha da artmasını beraberinde getiriyor. İnsani Krizin Boyutları Dayanılmaz Seviyede Çatışmaların sürdüğü Sudan’da krizden en fazla etkilenen siviller. Çatışmaların şiddetlendiği Nisan 2023 öncesinde 16 milyon insan yardıma muhtaç olarak yaşarken bu sayı şu an 25 milyona çıkmış bulunuyor. Çatışmalarla beraber 12 milyon insanın evlerini terk etmek zorunda kaldığı bildiriliyor. Bunların yaklaşık 10 milyonu ülke içinde yer değiştirmek zorunda kaldı ki BM verilerine göre bu ülke için yer değiştirenlerin (IDP) en fazla olduğu hareketlilik olarak tarihe geçti. Bir kısım Sudanlı (600 bin civarı) komşu ülke Çad’a sığınırken, sınırda hala geçmek için bekleyenlerin olduğu biliniyor. Ülkenin en önemli sorunlarından biri de salgın hastalıklar. Çatışmaların başlamasından beri ülkedeki sağlık sisteminin %70’e yakın kısmı normal hizmet veremez hale geldi. Kızamık salgınında binden fazla vaka rapor edilirken kolera salgınında vaka sayısı 12 bin civarında. Bu vakalardan 300 kadarı hayatını kaybetti. Nüfusun yaklaşık %40’ına tekabül eden 20 milyon insanın gıda güvenliği sorunu yaşıyor olması sağlık problemlerinin daha da endişe verici boyutlara ulaşabileceğini gösteriyor. İletişim altyapısında da büyük zararlar oluşan ülkede 30 milyon insanın internet ve telefon erişimi bulunmuyor. Aynı zamanda on binin üzerinde okulun kullanılamaz hale gelmesi, 19 milyon eğitim çağındaki çocuğun geleceğini tehdit eden unsurlardan biri. Çatışmaların Kökeni Eskiye Dayanıyor Başlangıcından itibaren ülkeyi adeta bitirme noktasına getiren bu çatışmaların temelinde iki generalin tutumu yatıyor. RSF, 2013 yılında kuruldu ve kökenleri Darfur’da isyancılarla savaşan ve etnik temizlik yapmakla suçlanan kötü şöhretli Janjaweed milislerine dayanıyor. O zamandan beri General Dagalo (Hemedti), Yemen ve Libya’daki çatışmalara müdahil olan güçlü bir kuvvet inşa etti. Ayrıca Sudan’ın bazı altın madenlerini kontrol etmek de dahil olmak üzere ekonomik çıkarlar geliştirdi. Dagalo, 2000’li yılların başındaki Darfur çatışması sırasında, insan hakları ihlalleri ve zulümlere karışan Sudan’ın kötü şöhretli Janjaweed güçlerinin lideriydi ve uluslararası tepkiler üzerine dönemin Devlet Başkanı Beşir bu grubu Sınır İstihbarat Birimleri olarak bilinen paramiliter güçlere dönüştürdü. Bu birlikler 2007 yılında ülkenin istihbarat servislerinin bir parçası haline geldi ve 2013 yılında Beşir, kendisi tarafından denetlenen ve Dagalo tarafından yönetilen paramiliter bir grup olan RSF’yi kurdu. RSF’nin gündeme gelmesi yeni bir olay değil. Aynı yapı, Haziran 2019’da 120’den fazla protestocunun katledilmesi de dahil olmak üzere çeşitli insan hakları ihlalleriyle suçlanmaktadır. Olayların başında, General Dagalo Twitter’da General Burhan hükümetinin “radikal İslamcı” olduğunu ve kendisinin ve RSF’nin “Sudan halkının uzun zamandır özlemini çektiği demokratik ilerlemeyi sağlamak için savaştığını” söylemişti. 2019 yılında Ömer El-Beşir’in devrilmesinden sonra asker-sivil ortaklığı sayılabilecek bir hükümet kurulmuş ancak bu hükümet Ekim 2021’de General Burhan’ın başa geçtiği bir başka darbeyle devrilmişti. O tarihten bu yana da General Burhan ile General Dagalo arasındaki rekabetin şiddetlendiği ifade ediliyor. İktidarın yeniden sivillerin eline geçmesini sağlayacak bir çerçeve anlaşması 2022 Aralık ayında kabul edildi ancak detayların kesinleştirilmesi için yapılan görüşmeler başarısızlıkla sonuçlandı. Öte yandan ülkeyi yöneten General Burhan, sivil yönetime dönüş fikrini desteklediğini ancak iktidarı sadece seçilmiş bir hükümete devredeceğini söyledi. Tüm bu iç çekişmenin ardından hem Sudan’ın komşularından hem de bölgede güce sahip diğer ülkelerden ardı ardına hamleler gördük. Tam da bu noktada, krizin içeriğini daha net anlamak adına uluslararası pozisyonlara bakmak faydalı olacaktır. Uluslararası Pozisyonlar Sudan’da 2024 yılının başından beri süren çatışmalarda 15.000 kadar insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmekte. Süregelen çatışmaların iç savaş halini almasıyla beraber Türkiye dahil olmak üzere pek çok ülke vatandaşlarını Sudan’dan tahliye etmeye çalışırken, İngiltere, ABD ve AB ateşkes ve krizin çözümü için görüşmeler yapılması çağrısında bulunmuştu. Etiyopya, Çad ve Güney Sudan da dahil olmak üzere Sudan’ın bazı komşuları siyasi çalkantılardan ve çatışmalardan etkilendi ve Sudan’ın özellikle Etiyopya ile ilişkileri, sınırlarındaki tartışmalı tarım arazileri de dahil olmak üzere sorunlar nedeniyle gerildi. Sudanlı mülteciler, Çad’a geçen binlerce kişi de dahil olmak üzere, son çatışmalardan sonra ülkenin komşularına kaçtı. Rusya, ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer güçler Sudan’da nüfuz mücadelesi verirken işin jeopolitik boyutlarını da gözden kaçırmamak gerekiyor. Suudi Arabistan ve BAE, Sudan’ın geçiş sürecini bölgedeki İslamcı etkiye karşı koymak için bir fırsat olarak görüyor. Bu iki ülke, ABD ve İngiltere ile birlikte Sudan’da BM ve Afrika Birliği öncülüğünde arabuluculuğu destekleyen dörtlüyü oluşturuyorlar. Batılı güçlerin Sudan meselesinde bu kadar aktif bir şekilde sahada olmalarının birinci sebebi, iki generalin de açık olduklarını ifade ettikleri Kızıldeniz’de bir Rus üssü kurulma ihtimali olarak değerlendiriliyor. Arabulucu dörtlünün faaliyetleri kadar izlenmesi gereken bir diğer ülke de elbette bölgenin önemli bir diğer aktörü Mısır olmalı. Tüm bunların yanında ciddi bir tehdit olarak görülen Rusya’nın tutumu ve Sudan’la olan ilişkileri tüm denklemin yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyor. Rusya-Sudan ilişkilerinin son birkaç yıllık seyrine bakmakta fayda var. Wagner ne kadar etkili oldu? ABD, Wagner Grubu’nun “paramiliter operasyonlar, otoriter rejimlerin korunmasına destek ve doğal kaynakların sömürülmesi” gibi hedefler üzerinden ilerlediğini iddia ediyor. İngiltere merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden Dr. Joana de Deus Pereira, “Başlangıçta, 2018’de, Sudan askeri güçlerini aktif olarak eğiten yaklaşık 100 adamları vardı ve ilişki oradan büyüdü” diyor. Sudan medyasında yer alan haberlere göre bu sayı yaklaşık 500’e ulaştı ve bu kişiler çoğunlukla güneybatıda, Sudan’ın Orta Afrika Cumhuriyeti (OAC) sınırına yakın Um Dafuq yakınlarında konuşlandı. Sudan Tribune, Devlet Başkanı Beşir 2019’da halk protestolarıyla karşılaştığında, Sudanlı yetkililer tarafından yalanlanmasına rağmen, Sudan istihbaratı ve güvenlik güçlerinin yanı sıra hükümet karşıtı protestoları gözlemlemek üzere “Rus savaşçıların” görevlendirildiğini bildirdi. Yine 2019 yılında Amnesty International raporuna göre Darfur’daki saldırılarda Rus ve Çin silahlarının olduğu söyleniyor. Uluslararası İttifaklar Sudan’ın İstikrarsızlaştırıyor Sudan krizi kapsadığı bölge açısından Gazze ve Ukrayna çatışmaları ile eşit derecede önem arz eden, dış etkenlerle desteklenen bir iç savaştır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki tüm krizlerde aynı cephede görmeye alışık olduğumuz ABD-İsrail-Mısır-S. Arabistan ve BAE ittifakının Sudan’da farklılaşması dikkatle incelenmelidir. El Beşir’e yapılacak darbeyi Müslüman Kardeşlerden kurtuluş yolu olarak görerek destekleyen Suud-BAE ittifakı, darbe sonrasında farklı kutuplara yönelmiştir. Suudi Arabistan’ın Burhan tarafında kalması ve desteği, Beşir döneminden itibaren başlayan yatırımları (2030 Vizyonu), Husilere karşı pozisyonu ve anti-İran politikalarını kapsayan bir seçim olarak değerlendirilebilir. Öte yandan BAE, tüm doğu kıyısındaki etkin projelerini gerçekleştirmek ve etki gücünü artırmak adına Dagalo tarafından konumlanmaktadır. Etiyopya’nın da benzer bir pozisyon benimsemesi hem Mısır ile olan gerilimi hem de Tigray tehlikesi bağlamında mantıklı bir konumdur. Riyad, kamu yatırım fonu aracılığıyla bölgeye (Sudan, Bahreyn, Umman, Ürdün ve Irak) 24 milyar dolar yatırım yapma sözü verdi. BAE, Dubai’de bölgesel bir merkezi bulunan Hemeti’nin aile şirketi Al Junaid tarafından kontrol edilen madenler aracılığıyla Darfur’dan tonlarca altın satın alarak Sudan’da zaten güçlü bir dayanağa sahip. Suudiler için gıda güvenliği ve Kızıldeniz’in güvenliği çok önemli. Öte yandan BAE için ise altın, maden kaynakları ve Kızıldeniz’de varlık göstermek ve dolayısıyla Süveyş Kanalı ile Bab el-Mendeb Boğazı arasındaki ticari rotalar üzerinde nüfuz sahibi olmak çok önemli. Sudan’ın Kızıldeniz’in kalbinde ve Bab el-Mandeb boğazına yakın stratejik konumu, onu bölgesel jeopolitikte çok önemli bir oyuncu haline getiriyor. BAE Sahel’e doğru genişliyor ve bunun için Sudan ve RSF önemli çünkü RSF askeri bir gruptan çok ulusötesi bir örgüt olarak işlev görüyor. BAE, AB, Çin ve ABD’den sonra Afrika’daki dördüncü en büyük yatırımcı olmaya devam ediyor ve yirmi sekiz Afrika ülkesinde yaklaşık 17 milyar dolar finansman sağlıyor. Diğer yandan İsrail, bir yandan Gazze’yi tamamen boşaltmaya çalışırken diğer yandan Lübnan’ı kontrol altına almaya çalışıyor. Bunların başarıya ulaşması ihtimali sonrasında Kızıldeniz’de herhangi bir tehlike alanı bırakmamak için uğraşması muhtemel bir senaryo. Tam bu noktada İsrail, Sudan’da süregelen güç mücadelesinden kim galip çıkarsa çıksın ortak hareket etmek için bekleyecektir. Sudan vatandaşlarının çoğunluğunun İsrail ile ilişkilerin normalleşmesine karşı olması da önemli bir faktör. Bu da İsrail’in Sudan’ı askeri bir rejimin yönetmesinden çıkar sağlamasına neden oluyor. Bu sebeple MOSSAD, RSF ile görüşmeler yaparken İsrail Dışişleri Bakanlığı Burhan ile temaslarını sürdürüyor. Kahire ve Abu Dabi’nin Sudan’daki çatışmada karşıt tarafları desteklemesi İsrail’in Burhan ya da Hemedti’ye tam destek verme ihtimalini azaltıyor ki bu da neden kendisini potansiyel bir arabulucu olarak sunmaya çalıştığını açıklamaya yardımcı oluyor diye düşünüyorum. Tüm bu hesaplar içerisinde Türkiye’nin nerede durması gerektiğine dair çıkarımlar da yapılabilir. En makul senaryo olan tarafların yeniden masaya oturması durumunda Türkiye’nin bölgede bir süredir yürüttüğü (Etiyopya-Somali) makul ve güvenilir arabulucu rolü ile tarafların silah bırakması hususunda etkili olacağı açıktır. Hele ki Cidde Görüşmeleri, İbrahim Anlaşmaları gibi göreceli olarak sorunların çözümüne katkı sağlayamamış girişimler sonrasında Türkiye’nin Etiyopya-Somali arasındakine benzer bir arabuluculuk rolünü başarıyla icra etmesi, tüm potansiyel engelleme girişimlerine rağmen en fazla kazançlı çıkacağı plan olabilir. Tam da bu dönemde ısınan Türkiye-Suriye-Rusya ilişkilerinin benzerinin Rusya üzerinden Sudan’da gerçekleştirilebilmesi tüm aktörlerin dengelerini bozacak bir adım olabilir. Türkiye’nin bugüne kadarki konumu ne olursa olsun, Sudan’daki iki askeri diktatörden hiçbirinin güvenilir bir aktör olmayacağı ön kabulüyle hareket edilmesinin en önemli husus olduğunu düşünüyorum. Nitekim bugün hem Burhan hem de Dagalo, halk desteğinden uzak, ülkeyi demokratik geçişe bırakmaları halinde yalnızca namlu yardımıyla tekrar bugünlere gelebilecek, siyaseten bir karşılığı olmayan ve her an göre pozisyon değiştirebilecek aktörlerdir. Siyasi mesele ne olursa olsun, ülkenin yönetimini kim ele alırsa alsın, Sudan’da duyulması gereken en ciddi ses insani ihtiyaçların sesidir. Masum insanların, sivillerin, kadın ve çocukların hayatı her türlü siyasi gücün üzerindedir. Tam da bu noktada uluslararası toplumun bir an evvel Sudan halkının yardım çağrısını duyması ve güvenli koridorlar açarak tüm ülkede özellikle güneydeki ihtiyaç sahiplerine ulaşması gerekmektedir.
Ensar Küçükaltan on
Afrika

Saint-Louis’de İklim Değişikliği ve Gaz Kullanımının Etkileri

Tarihi bir bölge ve Fransız Batı Afrika’sının eski başkenti olan Saint-Louis, iklim değişikliğine karşı en savunmasız olan ve ne yazık ki en çok maruz kalan bölgelerden biridir. Saint-Louis bölgesi, kıyı erozyonundan deniz seviyesinin yükselmesine kadar uzanan ve insan hatalarıyla birleşen çok sayıda tehditle karşı karşıya denebilir. Bölgede gaz kaynaklarının kullanılmaya başlanması, özellikle Langue de Barbarie’deki balıkçılar arasındaki endişeleri daha da arttırmaktadır.   Langue de Barbarie’nin karşı karşıya olduğu zorluklar  Venedik ya da New Orleans’ı andıran bir coğrafyaya sahip olan, 2 kilometre uzunluğunda ve 300 metre genişliğinde bir alanı kaplayan Saint-Louis, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır. Ancak ne yazık ki bölge, dinamik ve stratejik bir çevre politikası uygulanmadığı takdirde yok olmanın eşiğindedir. Sahra-altı Afrika’da 2050 yılına kadar 86 milyon insanın iklim değişikliği nedeniyle yerlerinden olacağı tahmin edilmektedir ki bu rakam dünyanın herhangi bir yerinden daha fazladır. Saint-Louis’de binlerce kişi şimdiden evlerini kaybetmiş ya da yetkililerin “çok yüksek riskli bölgeler” olarak tanımladığı yerlerde yaşamını sürdürüyor durumdadır. Senegalli araştırmacılar, 2080 yılına kadar şehrin %80’inin sular altında kalabileceğini, bunun da mimarisiyle ünlü bu dünya mirasının kaybedilmesine ve 150.000 kişinin yerinden edilmesine yol açabileceğini tespit etmişlerdir. Saint-Louis üç ana bölgeden oluşmaktadır: Sor bölgesi, Saint-Louis Adası ve Langue de Barbarie. Saint-Louis Adası, bölgenin iklim sorunlarına karşı hassasiyetini temsil etmektedir. Araştırmacı Djiby Sambou tarafından yapılan bir çalışmaya göre, iklim değişikliğinin etkisi özellikle Langue de Barbarie’de, özellikle de 2003’te açılan gedikten ve bunun sonucu olarak şehirde tekrarlayan sellerden bu yana çok daha belirgin hale gelmiştir. Başlangıçta 4 metre genişliğinde olan bu yarık, Şubat 2015 itibariyle 5.200 metre genişliğe ulaşarak bölgenin biyofiziksel özelliklerini değiştirmiştir. Saint-Louis’nin hemen güneyinde yer alan ve bir zamanlar sebze tarımına uygun olan Gandiol toprakları, tuzlu suyun girmesi nedeniyle tuzlanmadan etkilenmiştir. Doun Baba Dièye ve Keur Bernard köyleri yok olmuştur. Bu gediğin açılmasına 2003 yılında Abdoulaye Wade hükümeti tarafından sellerle mücadele etmek ve balıkçıların denize erişimini kolaylaştırmak amacıyla karar verilmişti. Ancak ne yazık ki daha sonra halk için zararlı olduğu kanıtlanmıştır. Washington Post’ta yer alan bir makalede,  2018 yılında liderlerin kıyı erozyonu kriziyle mücadele planı olarak övdüğü planın baştıldığı vurgulanıyor. Dünya Bankası’ndan 80 milyon dolar ve devlet kasasından 13 milyon dolar kredi alan hükümet, Langue de Barbarie sakinlerini yedi mil içeriye taşımayı hedefliyordu. Ancak, insanları topraklarını terk etmeye ikna etmek önemli bir zorluk olarak ortaya çıktı. Pek çok kişi, kendilerinden önce ebeveynlerinin ve büyükanne ve büyükbabalarının yaşadığı yerleri terk etmeyi reddediyor.   Balıkçılık Krizi “Burada balıkçılık babadan oğula geçen bir miras. Burada 50,000 kişi yaşıyor, 30,000 balıkçı ve 3,500 pirogue bulunuyor.” diyen Langue de Barbarie sakini Radio France’ın bir haberinde yer aldı. Senegal kıyılarındaki diğer bazı balıkçı kasabalarında olduğu gibi bu bölgede de balıkçılık birkaç yıldır kriz içinde denebilir. Senegal hükümeti tarafından yabancı gemilerle imzalanan sözleşmeler zararlı olurken, balıkçıların çoğu hala elle yakalama gibi ilkel yöntemler kullanıyor. Ancak Saint-Louis şehrine yaklaşık on kilometre uzaklıkta bulunan ve Senegal-Mauritania sınırında yer alan Grand Tortue Ahmeyin gaz sahasının işletilmesiyle çevre daha da zarar görebilir. Africanews’e konuşan Senegalli Balıkçılar Ulusal Otonom Birliği Genel Sekreteri Moustapha Dieng, “Bir arada yaşamak mümkün değil. Gazı kullanacağız, Saint-Louis’de balıkçılığı öldüreceğiz. Çünkü Saint-Louis balıkçılık başkenti, Saint-Louis’deki tekne sayısı, Saint-Louis’deki balıkçılık türleri başka hiçbir yerde yok. Ancak balıkçılık bölgesi çok küçük, pratikte ağız ile sahil güvenlik görevlilerinin kendi sularına erişimi yasakladıkları için 19 balıkçıyı öldürdüğü Moritanya sınırı arasında sıkışmış durumda.” diyor. Sivil toplum düzeyinde de, gaz sömürüsünün Saint-Louis halkı üzerindeki ekonomik ve çevresel sonuçları hakkında farkındalık yaratma çabaları devam etmektedir. “Hiç kimse kaynakların sömürülmesinin çevremiz üzerinde etkileri olduğunu ve olmaya devam edeceğini inkar edemez. Sosyal etkileri de olacaktır. Kaynakları kullanacağımız yerin yanında yaşayan bu toplulukları, özellikle de balıkçılardan oluşan bir topluluğun bulunduğu Nguet Ndar’da (Saint-Louis’de bir balıkçı köyü) gördüğünüzde, endişeleri daha iyi anlıyorsunuz. Bize açık deniz gaz sömürüsünden geleceği söylenen milyarlar ile çevrenizde gördüğünüz yoksulluk arasındaki zıtlığı görüyorsunuz.” Hükümet sanayileşmeyi desteklemek için bu kaynakların kullanılmasına öncelik veriyor. Senegal Enerji ve Petrol Bakanı Sophie Gladima, “Hidrokarbonlarımızın tek başına işletilmesi halkın elektriğe erişimini hızlandıracak ve her şeyden önce üretim maliyetlerini düşürerek sanayileşmeyi teşvik edecektir.” dedi. Ancak yetkililer, halkın bu projelerden daha fazla faydalanmasını sağlamak için ek tedbirler de arıyor. Devletin bu projedeki ortaklarından biri olan BP, Senegal ve Moritanya’da yaklaşık 350 yerel şirkette 3.000’den fazla istihdam yaratıldığını ileri sürmektedir. Ancak, nüfus düzeyinde, gaz kullanımının olumlu etkilerinin gerçekleşmesi yavaş bir şekilde gerçekleşmektedir. Ağır sonuçları şimdiden hissedilen gaz kullanımında, yaşanan tanıklıklıkların tüyler ürpertici olduğu söylenebilir. Africanews tarafından hazırlanan bir raporda; hikayelerini paylaşan dört kadın, balıkçı olan kocalarının, gaz pazarının şehre gelmesinden ve “diattara” olarak bilinen verimli balıkçılık bölgelerine erişimin kısıtlamasından bu yana artık geçimlerini sağlayamadıkları için fuhuşa başvurduklarını belirtti. Ayrıca üm kadınlar aynı durumda olan başka kadınlar da tanıdıklarını belirttiler. “Bunun sona ermesi için dua ediyorum çünkü kalbimin derinliklerinde yapmak istediğim şey bu değil. Bunu çocuklarım için yapıyorum” diyen bir anne, ne kocası ne de arkadaşları tarafından görülebileceği bir otel odasında omuzları çökmüş ve sesi yorgun bir şekilde AP’ye konuştu.
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

Implication Economique Et Politique De La Diaspora Sénégalaise Au Pays

La diaspora sénégalaise est l’une des plus dynamiques en Afrique. Connue pour sa représentativité et sa réputation de travailleurs, elle contribue au rayonnement diplomatique du pays mais constitue autant un grenier de ressources humaines et économiques pour le pays. Elle est si importante pour le Sénégal que sous le règne du Président Abdoulaye Wade, elle a été érigée comme une région, disposant de 15 députés désormais à l’Assemblée Nationale. Cet article fait un focus sur les sénégalais de l’extérieur, leur géographie mais aussi leur contribution à l’économie du pays et récemment, leur engagement politique de plus en plus remarqué. La géographie de la diaspora sénégalaise Répartie dans plusieurs pays, la diaspora sénégalaise se caractérise par sa vaste présence dans le monde. De la Corée du Sud en Argentine, en passant par l’Europe où plusieurs sénégalais résident entre l’Espagne, la France et l’Italie, la diaspora sénégalaise brille de par cette diversité de ses pays d’accueil. Selon l’OCDE, en 2019, le Sénégal était le deuxième pays de la Communauté des États d’Afrique de l’Ouest (CEDEAO) dont les flux d’émigration vers les pays de l’OCDE étaient les plus élevés après le Nigéria. Les flux migratoires depuis le Sénégal vers l’OCDE ont fortement augmenté depuis 2000, passant de 9 700 personnes à près de 23 500 en 2019. L’Espagne, l’Italie et la France sont les trois premiers pays de destination des ressortissants sénégalais dans l’OCDE, mais on observe une plus grande diversification de leurs destinations au cours des dernières années, particulièrement vers les États-Unis et l’Allemagne puis vers le Canada, la Belgique et le Royaume-Uni. De façon globale, environ 700 000 émigrés sénégalais résidaient dans l’ensemble des pays du monde en 2020. Parmi eux, 33 % vivaient dans un pays d’Afrique de l’Ouest, soit un effectif d’environ 230 000 émigrés, dont plus de la moitié (133 000) résidaient en Gambie. Cette forte présence dans plusieurs parties du monde est aussi un atout pour les sénégalais. Les premiers profils de sénégalais les plus présents à l’étranger sont les étudiants. Pour la poursuite des études, si jadis la France était la destination la plus prisée, aujourd’hui, d’autres pays accueillent de plus en plus d’apprenants sénégalais. La Turquie, la Chine, le Canada ou encore la Russie accueillent de plus en plus de jeunes du pays de la Teranga en quête de savoir. Outre les étudiants, les commerçants sont aussi très présents dans la diaspora sénégalaise vivant en Espagne ou Italie. En Turquie par exemple, ils se distinguent dans la vente de petits objets tels que les ceintures, les montres ou les portefeuilles et sont même souvent reconnus dans la rue avec ce commerce. Mais la diaspora sénégalaise se distingue de plus en plus par la pluralité de ses profils. On y trouve des industries, des cadres d’entreprise, des experts du secteur du transport, de l’informatique, des médecins entre autres. Ces qualifications leur permettent de participer aussi grandement à l’économie sénégalaise. Contribution de la diaspora à l’économie sénégalaise La diaspora contribue à plus de 10% du PIB sénégalais (2021). Souvent, elle envoie de l’argent aux familles restées au pays et en constitue le principal pourvoyeur de fonds pour la gestion des foyers. « Les migrants sénégalais ont transféré 1.600 milliards de francs CFA à leurs proches en 2021, soit une hausse de 5%. Ce qui représentait 10,5 % du produit intérieur brut du Sénégal de la même année », avait dit le secrétaire exécutif de l’Observatoire de la qualité des services financiers (Oqsf), Habib Ndao. Non seulement ils participent à la dépense quotidienne mais rivalisent aussi dans la construction de maisons. Leur impact dans le secteur de l’habitat est assez considérable notamment dans les régions de Louga et de Matam. Mais les sénégalais de l’extérieur investissent aussi au pays même si leur potentiel d’investissement n’est pas encore tout à fait optimisé. Dans plusieurs régions et en l’occurrence dans les villages reculés, c’est la diaspora qui construit des mosquées, des centres de santé, des écoles et fait aussi des gestes humanitaires sur des situations d’urgence. Par exemple, des cagnottes en ligne sont de de plus en plus prisées des sénégalais pour venir en aide à des malades, des familles démunies ou pour soutenir des rénovations d’habitat. A ces occasions, ce sont les sénégalais de l’extérieur qui permettent de par leur participation, de boucler souvent les fonds attendus. Sous la Présidence de Macky Sall et dans le cadre de son Plan Sénégal Emergent, l’Etat a essayé de renforcer un cadre d’attraction des investissements venant des sénégalais de l’extérieur, en les impliquant davantage localement avec des dispositifs tels que le Start-Up Act, qui exonère d’impôts les jeunes entreprises sur une durée maximale de cinq années, si elle est implantée en zone franche. Grâce aux transferts d’argent, la diaspora joue un rôle de premier plan dans le relèvement du niveau et du cadre de vie des familles restées au pays. Elle contribue ainsi aux efforts entrepris par les gouvernements pour lutter contre la pauvreté et favoriser l’inclusion économique des populations, y compris les plus vulnérables. Un rôle politique marquant La diaspora sénégalaise s’est largement politisée aussi ces dernières années. Si elle attire l’attention et le regard des médias étrangers davantage comme ça a été le cas durant ces trois dernières années de troubles politiques au Sénégal, c’est aussi parce qu’elle a montré un engagement politique sans précédent dans l’histoire du pays. Les émeutes qui ont marqué le Sénégal depuis 2021 durant le bras de fer politique entre le président Macky Sall et son plus farouche opposant Ousmane Sonko (du parti PASTEF), ont impacté aussi le rôle politique de la diaspora. Les sénégalais de l’extérieur soutenant le leader de PASTEF ont organisé souvent des manifestations dans plusieurs grandes villes d’Europe et des Etats-Unis pour dénoncer des “dérives autoritaires” du Président Macky Sall et la répression meurtrière des manifestations au Sénégal depuis plus de trois ans. Dernier épisode en date, l’accueil très mouvementé réservé au Président sénégalais à New York en septembre dernier, lors la 78e session de l’Assemblée générale des Nations Unies. Par des banderoles, des sifflets et des vidéos en boucle sur écran géant, des sénégalais de la diaspora ont dénoncé la répression en cours au Sénégal et ont réclamé la libération d’Ousmane Sonko emprisonné depuis fin juillet. Le PASTEF (parti dissous dans les mêmes conditions) a aussi révolutionné la scène politique sénégalaise en stimulant un financement participatif souvent impulsé par la diaspora. En janvier 2024 par exemple, pour préparer la campagne électorale, la diaspora a récolté 478 000 000 FCFA pour le parti. Si le rôle économique de la diaspora sénégalaise peut encore être davantage optimisée dans le cadre de mobilisations de ressources, les sénégalais de l’extérieur ont déjà une contribution très honorable dans le développement du pays. Ils représentent aussi des ressources humaines formés dans les plus grandes écoles qui peuvent envisager leur retour au pays en ayant déjà hérité d’un certain transfert de technologie et de compétences.   Source: OECD Library: https://www.oecd-ilibrary.org/sites/8769622f-fr/index.html?itemId=/content/component/8769622f-fr#:~:text=Environ%20700%20000%20%C3%A9migr%C3%A9s%20s%C3%A9n%C3%A9galais,133%20000)%20r%C3%A9sidaient%20en%20Gambie. Présidentielle au Sénégal : la diaspora, un cœur à prendre: https://www.jeuneafrique.com/1486199/politique/presidentielle-au-senegal-la-diaspora-un-coeur-a-prendre/ France: des membres de la diaspora sénégalaise manifestent contre la “dictature de Macky Sall”: https://www.la-croix.com/France-membres-diaspora-senegalaise-manifestent-contre-dictature-Macky-Sall-2023-03-11-1301258722 La diaspora sénégalaise, première VRP du pays de la Teranga : https://forbesafrique.com/la-diaspora-senegalaise-premiere-vrp-du-pays-de-la-teranga/
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

Economic and Political Involvement of The Senegalese Diaspora at Home

The Senegalese diaspora is one of the most dynamic in Africa. Known for its representativeness and reputation for hard work, it not only contributes to the country’s diplomatic influence, but also constitutes a granary of human and economic resources for the country. So important is it to Senegal that, under the reign of President Abdoulaye Wade (2000-2012), it was elevated to the status of a region, and now boasts 15 members in the National Assembly. This article focuses on the Senegalese abroad, their geography, their contribution to the country’s economy and, more recently, their increasingly visible political involvement. The geography of the Senegalese diaspora Spread over several countries, the Senegalese diaspora is characterized by its vast presence around the world. From South Korea to Argentina, via Europe where many Senegalese reside in Spain, France and Italy, the Senegalese diaspora shines through the diversity of its host countries. According to the OECD, in 2019, Senegal was the second country in the Community of West African States (ECOWAS) with the highest emigration flows to OECD countries, after Nigeria. Migration flows from Senegal to the OECD have risen sharply since 2000, from 9,700 people to almost 23,500 in 2019. Spain, Italy and France are the top three destination countries for Senegalese nationals in the OECD, but there has been a greater diversification of their destinations in recent years, particularly towards the USA and Germany, followed by Canada, Belgium and the UK. Overall, some 700,000 Senegalese emigrants were living in all countries of the world in 2020. Of these, 33% lived in a West African country, for a total of around 230,000 emigrants, over half of whom (133,000) lived in Gambia. This strong presence in several parts of the world is also an asset for the Senegalese. The first profiles of Senegalese most present abroad are students. While France was once the most popular destination for further study, other countries are now welcoming more and more Senegalese students. Turkey, China, Canada and Russia are welcoming more and more young people from the land of Teranga in search of knowledge. In addition to students, the Senegalese diaspora living in Spain and Italy also includes a large number of merchants. In Turkey, for example, they distinguish themselves in the sale of small items such as belts, watches or wallets, and are often even recognized in the street with this trade. The Senegalese diaspora, however, is increasingly distinguished by the plurality of its profiles. They include industrialists, business executives, experts in the transport and IT sectors, and doctors, among others. These qualifications enable them to make a significant contribution to the Senegalese economy. Contribution of the diaspora to the Senegalese economy The diaspora contributes over 10% of Senegal’s GDP (2021). They often send money to families back home, and are the main source of funds for household management. “Senegalese migrants transferred 1,600 billion CFA francs to their relatives in 2021, an increase of 5%. This represented 10.5% of Senegal’s gross domestic product in the same year,” said Habib Ndao, Executive Secretary of the Observatory of Quality and Financial Services (Oqsf). Not only do they contribute to daily spending, but they also compete in the construction of houses. Their impact on the housing sector is considerable, particularly in the Louga and Matam regions. But Senegalese abroad are also investing at home, even if their investment potential is not yet fully optimized. In many regions, particularly in remote villages, the diaspora is building mosques, health centers and schools, as well as making humanitarian gestures in emergency situations. For example, online kitty campaigns are increasingly popular with Senegalese to help the sick, destitute families or to support home renovations. On these occasions, it’s the Senegalese abroad who, through their participation, often raise the expected funds. Under President Macky Sall and as part of his Plan Sénégal Emergent, the government has tried to strengthen the framework for attracting investment from Senegalese abroad, by getting them more involved locally with measures such as the Start-Up Act, which exempts young businesses from taxes for a maximum of five years, if they are located in a free zone. Thanks to remittances, the diaspora plays a key role in raising the standard of living and living conditions of families back home. In this way, they contribute to government efforts to combat poverty and promote the economic inclusion of all populations, including the most vulnerable.   An important political role The Senegalese diaspora has also become increasingly politicized in recent years. If the diaspora is attracting more attention and scrutiny from the foreign media, as has been the case over the last three years of political unrest in Senegal, it is also because it has demonstrated a political commitment unprecedented in the country’s history. The riots that have marked Senegal since 2021, during the political tug-of-war between President Macky Sall and his fiercest opponent Ousmane Sonko (of the PASTEF party), have also had an impact on the political role of the diaspora. Senegalese abroad supporting the PASTEF leader have often organized demonstrations in several major cities in Europe and the United States to denounce President Macky Sall’s “authoritarian excesses” and the murderous repression of demonstrations in Senegal over the past three years. The most recent episode was the stormy reception reserved for the Senegalese President in New York last September, during the 78th session of the United Nations General Assembly. Using banners, whistles and video loops on giant screens, Senegalese in the diaspora denounced the ongoing repression in Senegal and called for the release of Ousmane Sonko, who has been in prison since the end of July. PASTEF (a party dissolved under the same conditions) has also revolutionized the Senegalese political scene by stimulating participatory financing, often driven by the diaspora. In January 2024, for example, in preparation for the election campaign, the diaspora raised FCFA 478,000,000 for the party. While the economic role of the Senegalese diaspora can still be further optimized within the framework of resource mobilization, Senegalese abroad already make a very honorable contribution to the country’s development. They also represent human resources trained in the finest schools, who can look forward to returning home having already inherited a certain transfer of technology and skills. Source: OECD Library: https://www.oecd-ilibrary.org/sites/8769622f-fr/index.html?itemId=/content/component/8769622f-fr#:~:text=Environ%20700%20000%20%C3%A9migr%C3%A9s%20s%C3%A9n%C3%A9galais,133%20000)%20r%C3%A9sidaient%20en%20Gambie. Présidentielle au Sénégal : la diaspora, un cœur à prendre: https://www.jeuneafrique.com/1486199/politique/presidentielle-au-senegal-la-diaspora-un-coeur-a-prendre/ France: des membres de la diaspora sénégalaise manifestent contre la “dictature de Macky Sall”: https://www.la-croix.com/France-membres-diaspora-senegalaise-manifestent-contre-dictature-Macky-Sall-2023-03-11-1301258722 La diaspora sénégalaise, première VRP du pays de la Teranga : https://forbesafrique.com/la-diaspora-senegalaise-premiere-vrp-du-pays-de-la-teranga/
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

The Impacts of Climate Change and Gas Exploitation in Saint-Louis

Challenge facing the Langue de Barbarie Covering an area of 2 kilometers in length and 300 meters in width, Saint-Louis, with a geography reminiscent of Venice or New Orleans, has also been recognized as a UNESCO World Heritage Site and is on the brink of disappearance without the implementation of a dynamic and strategic environmental policy. In sub-Saharan Africa, up to 86 million people are projected to be displaced by climate change by 2050, more than anywhere else on Earth. In Saint-Louis, thousands of individuals have already lost their homes or live in what authorities designate as “very high-risk areas.” Senegalese researchers have found that 80% of the city could be submerged by 2080, resulting in the loss of this famous World Heritage Site known for its architecture and the displacement of 150,000 people. Saint-Louis comprises three main entities: the Sor district, Saint-Louis Island, and the Langue de Barbarie, with the latter epitomizing the region’s vulnerability to climate challenges. According to a study by researcher Djiby Sambou, “the effect of climate change is particularly evident in the Langue de Barbarie, especially since the opening of the breach in 2003, and its corollary of recurrent floods in the city. This breach, initially 4 meters wide, expanded to 5,200 meters in width by February 2015, altering the biophysical characteristics of the area. The lands of Gandiol, a territory just south of Saint-Louis once suitable for vegetable farming, are affected by salinization due to the intrusion of saline water. The villages of Doun Baba Dièye and Keur Bernard have vanished.” The opening of this breach was decided in 2003 by the Abdoulaye Wade’s government to combat floods and facilitate fishermen’s access to the sea. However, it subsequently proved detrimental to the populations. An article in The Washington Post highlights that in 2018, Senegal initiated what leaders hailed as a plan to combat the coastal erosion crisis. With World Bank loans totaling $80 million and an additional $13 million from state coffers, the government aimed to relocate Langue de Barbarie residents seven miles inland. However, convincing people to abandon their lands proves to be a significant challenge. Many refuse to leave the places where their parents and grandparents lived before them.   The Fishing Crisis “Here, fishing is hereditary from father to son. There are 50,000 inhabitants, 30,000 fishermen, and 3,500 pirogues,” revealed a resident of Langue de Barbarie in a report by Radio France. Fishing in this area has been in crisis for several years, as in several other fishing towns along the Senegalese coast. Contracts signed by the Senegalese government with foreign vessels have been detrimental, while the majority of fishermen still employ rudimentary and artisanal methods. However, the environment could suffer even more with the exploitation of the Grand Tortue Ahmeyin gas field, located about ten kilometers from the city of Saint-Louis and straddling the Senegal-Mauritania border. “Coexistence is not possible. We will exploit the gas, we will kill fishing in Saint-Louis. Because Saint-Louis is the fishing capital, the number of vessels in Saint-Louis, the types of fishing in Saint-Louis, do not exist anywhere else. But the fishing zone is very small, practically squeezed between the mouth and the Mauritanian border where coast guards have already killed 19 fishermen because they prohibit access to their waters,” said Moustapha Dieng, Secretary-General of the National Autonomous Union of Senegalese Fishermen, speaking to Africanews. At the civil society level as well, efforts are underway to raise awareness about the economic and environmental consequences of gas exploitation on the populations of Saint-Louis. “No one can deny that the exploitation of resources has and will continue to have impacts on our environment. There will also be social impacts, and when you see these communities living next to where we will exploit the resources, particularly here in Nguet Ndar (a fishing village in Saint-Louis), where there is a community of fishermen, you feel the concerns, you see the contrast between the billions we are told will come from offshore gas exploitation and the poverty you see around you,” explained Pape Fara Diallo, president of the “Publish What You Pay” national coalition. The government prioritizes the exploitation of these sources to bolster industrialization. “The sole exploitation of our hydrocarbons will accelerate access to electricity for the population and, above all, reduce production costs and encourage industrialization,” stated Sophie Gladima, Senegal’s Minister of Energy and Petroleum. However, authorities are also seeking accompanying measures to ensure that populations benefit more from these projects. BP, one of the state’s partners in this project, asserts that over 3,000 jobs have been created in Senegal and Mauritania across some 350 local companies. However, at the population level, the positive impacts of gas exploitation are slow to materialize. The drastic consequences are already being felt, and the testimonies are chilling. In a report by Africanews, four women who shared their stories stated that they had resorted to prostitution because their husbands, all fishermen, could no longer earn a living since the gas market arrived in town and the platform restricted access to fertile fishing zones, locally known as diattara. All the women stated that they knew several others in the same situation. “I pray for this to stop because it’s not what I want to do from the bottom of my heart. I do it for my children,” declared one mother to AP, her shoulders slumped and her voice weary, in a hotel room where she would be seen by neither her husband nor her friends… Reference: Changement climatique : au Sénégal, Saint-Louis prend l’eau – https://www.jeuneafrique.com/mag/286224/societe/changement-climatique-senegal-saint-louis-prend-leau/ Changement climatique : l’avertissement venu de Saint-Louis du Sénégal – https://www.lepoint.fr/afrique/changement-climatique-l-avertissement-venu-de-saint-louis-du-senegal-23-09-2020-2393320_3826.php She lost her house to the rising sea. Nowhere else feels like home – https://www.washingtonpost.com/world/interactive/2022/senegal-climate-refugee-crisis/ Senegal’s Lessons: What an Old City in West Africa Teaches About Rising Waters – https://pulitzercenter.org/stories/senegals-lessons-what-old-city-west-africa-teaches-about-rising-waters Au Sénégal, Saint-Louis peut-elle être sauvée des eaux ? https://www.radiofrance.fr/franceinter/podcasts/le-zoom-de-la-redaction/le-zoom-de-la-redaction-du-mercredi-02-novembre-2022-6176634 Sénégal : à Saint-Louis, le projet gazier et le désespoir des pêcheurs – https://fr.africanews.com/2023/04/14/senegal-a-saint-louis-le-projet-gazier-et-le-desespoir-des-pecheurs// Sénégal : la pêche menacée par le gaz à Saint-Louis – https://fr.africanews.com/2022/10/17/senegal-la-peche-menacee-par-le-gaz-a-saint-louis//
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

“Turks in the East!”

It is expected that we will hear this phrase a lot more in the near future. The reason is that we have seen that the steps in Turkey’s Africa policy are being taken more seriously when other global players least expect, on the other side. Türkiye, the advocate of equal political and economic gains, humane living, and moving forward together on the East African coast, is cutting neocolonial ties gradually. It commences first with Somalia, then with Djibouti. Thus, it is a piece of evidence to see that the dynamics of the region are changing rapidly. President Erdoğan, who did not turn his back on the region during the Horn of Africa crisis and drew the international agenda to the difficult situation in East Africa, is undoubtedly the architect of today’s gains. It was not easy for a post-Ottoman country, which had to waste time with its own domestic political crises and border security issues, to re-establish its declining and literally ended relations with Africa and to consolidate them in many regions as it is today. It was perhaps the most difficult to gain a serious position among the former colonial powers, which had tied most African countries and their resources to themselves with their past colonial ties, and the rising “third world allies” of the new global system with their abundant capital.   Türkiye-Somalia’s cooperation started in the fields of humanitarian aid and development during the reconstruction process of Somalia and continued with joint steps to address the terrorism problem in the country. This partnership and cooperation based on mutual gains tunnel into its latest fruit with the signing of a defense agreement. It is not possible to see this agreement independently from the current crises in the region. Not long ago, Ethiopia signed the MoU, a direct agreement with Somaliland, a region within the Somali Federation, in exchange for access to the ocean. This was illustrated as a new attack on the territorial integrity of Somalia, which has long been fighting against the terrorist organization al-Shabaab and is gradually moving towards victory. For Ethiopia, with a population of over 120 million, the loss of maritime access after being separated from Eritrea was a major disadvantage. This is precisely why the Turkey-Somalia Defense Cooperation Agreement, which has long been talked about in the region and which Somalia reacted strongly against and the Turkish Foreign Ministry supported Somalia, has become more important.   In Somalia, the contemporary period experience shows that when you visit Somalia, you can see how much Turkey’s footprint has increased from trade to the service sector. There are Turkish’s in the port of Mogadishu, and they are who run the airport. Besides, Türkiye’s construction sector is building many areas in Somalia. In such an environment, this agreement is also important for Turkey, which has increased its influence in vast countries in Africa, which indicates its influence once again in terms of power with global actors. Turkey’s African adventure started with humanitarian aid-based processes and continues with development such as investments and trade, moreover, it has expanded its cooperation which has enabled Türkiye to be present in a larger arena with the developments in the defense industry. So much so that Türkiye has become a country that approved its word in Libya, a country that can end the war in Tigray, and a country that shows its influence again at a time when Somalia is trying to get rid of terrorism and prevent it from shining in the Gulf.   In addition, news of a new agreement came from Djibouti. Turkey signed a military cooperation agreement with Djibouti. Djibouti is a country known for being the gateway to the Red Sea and the Indian Ocean, as well as for the military bases for various countries such as France, the US, Japan, and China on its territory, while it has paid serious of money to Djibouti for the services. Turkey’s new agreement with Djibouti, which is neighboring Somalia, is very important for the region.   We need to focus on what we can expect from now on. First, the region is characterized by various tensions. The Egypt-Ethiopia crisis with its water and Renaissance dam (GERD) issue, the civil war in Sudan, the Ethiopia-Somaliland issue, and even the Somalia-Kenya territorial waters border issue stand out as the unending crises of this region. Türkiye, with its multilateral and win-win policy in many regions, will be a country that will be invited to the table to solve the problems of the region. Its contribution to Somalia’s reconstruction and integration into the international system will continue. On the other hand, Türkiye will be a stabilizing factor in the region against some Gulf countries whose interests are contrary to the stabilization of Somalia. According to Somali media reports, the agreement stipulates that Türkiye will receive 30 percent of the revenues from Somalia’s exclusive economic zone. In addition, Türkiye will fight illegal fishing in Somali waters and it will be built and equip the Somali navy. All these steps will result in Türkiye showing its difference from other countries in its model of presence in Africa and signing new collaborations with this model.
Ensar Küçükaltan on
Afrika

Senegal Diasporasının Kendi Ülkesinde Ekonomik Ve Siyasi Katılımı

Senegal diasporası Afrika’daki en dinamik diasporalardan biridir. Temsil gücü ve gayretiyle tanınan diaspora, ülkenin diplomatik nüfuzuna katkıda bulunmakla kalmayıp, aynı zamanda ülke için bir insan kaynakları ve ekonomik gücüne büyük katkılar sağlamaktadır. Senegal için o kadar önemlidir ki, Cumhurbaşkanı Abdoulaye Wade döneminde (2000-2012) bölgede statüsü yükselmiştir ve şu anda Ulusal Meclis’te 15 üyeye sahiptir. Bu makale yurtdışındaki Senegallilere, coğrafyalarına, ülke ekonomisine katkılarına ve son zamanlarda giderek artan siyasi rollerine odaklanmaktadır. Senegal diasporasının coğrafyası birçok ülkeye yayılmış olan , dünyanın dört bir yanındaki geniş varlığıyla dikkat çekmektedir. Güney Kore’den Arjantin’e, birçok Senegallinin İspanya, Fransa ve İtalya’da ikamet ettiği Avrupa’ya kadar, Senegal diasporası ev sahibi ülkelerin çeşitliliğiyle ön plana çıkmaktadır. OECD’ye göre 2019 yılında Senegal, Batı Afrika Devletleri Topluluğu’nda (ECOWAS) Nijerya’dan sonra OECD ülkelerine en fazla göç veren ikinci ülke olmuştur. Senegal’den OECD’ye göç akışları 2000 yılından bu yana ciddi bir artış göstererek 9.700 kişiden 2019 yılında yaklaşık 23.500 kişiye ulaşmıştır. İspanya, İtalya ve Fransa, Senegal vatandaşlarının OECD’deki ilk üç varış ülkesidir, ancak son yıllarda özellikle ABD ve Almanya’ya, ardından Kanada, Belçika ve Birleşik Krallık’a doğru varış noktalarında daha büyük bir çeşitlenme olmuştur. Genel olarak, 2020 yılında yaklaşık 700.000 Senegalli göçmen dünyanın tüm ülkelerinde yaşamaktaydı. Bunların %33’ü bir Batı Afrika ülkesinde yaşamaktaydı; toplamda yaklaşık 230.000 göçmen vardı ve bunların yarısından fazlası (133.000) Gambiya’da yaşıyordu. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki bu güçlü varlık, Senegalliler için de bir avantajdır. Yurtdışında en çok bulunan Senegallilerin ilk profilini öğrenciler oluşturmaktadır. Bir zamanlar eğitim için en popüler yer Fransa iken, artık diğer ülkeler de giderek daha fazla Senegalli öğrenciye kucak açmaktadır. Türkiye, Çin, Kanada ve Rusya, bilgi arayışındaki Teranga ülkesinden giderek daha fazla genci ağırlıyor. Öğrencilerin yanı sıra İspanya ve İtalya’da yaşayan Senegal diasporasında çok sayıda tüccar da yer alıyor. Örneğin Türkiye’de kemer, saat ya da cüzdan gibi küçük eşyaların satışında öne çıkıyorlar ve bu ticaretle sokakta bile tanınıyorlar. Ancak Senegal diasporası, profillerinin çoğulluğuyla giderek daha fazla öne çıkıyor. Aralarında sanayiciler, işletme yöneticileri, ulaşım ve bilişim sektörlerinde uzmanlar ve doktorlar bulunmaktadır. Bu nitelikler Senegal ekonomisine önemli katkılarda bulunmalarını sağlamaktadır. Diasporanın Senegal ekonomisine katkısı Diaspora, Senegal’in GSYH’sine %10’un üzerinde katkıda bulunmaktadır (2021). Göçmenler genellikle memleketlerindeki ailelerine para göndermekte ve hane idaresi için ana fon kaynağını oluşturmaktadır. “Senegalli göçmenler 2021 yılında akrabalarına 1.600 milyar CFA frangı transfer ederek %5’lik bir artış sağladı. Kalite ve Finansal Hizmetler Merkezi (Oqsf) Genel Sekreteri Habib Ndao bu rakam aynı yıl Senegal’in gayrisafi yurtiçi hasılasının %10,5’ine tekabül ettiğini belirtmiştir.  Sadece günlük harcamalara katkıda bulunmakla kalmıyor, aynı zamanda ev yapımında da rekabet ediyorlar. Özellikle Louga ve Matam bölgelerinde inşaat sektörü üzerindeki etkileri oldukça büyüktür. Ancak yurt dışındaki Senegalliler de, yatırım potansiyelleri henüz tam olarak kullanılmamış olsa da, evlerine yatırım yapmaktadır. Birçok bölgede, özellikle de ücra köylerde, diaspora cami, sağlık ocağı ve okul inşa etmekte ve acil durumlarda insani yardımlarda bulunmaktadır. Örneğin, Senegalliler arasında hastalara, yoksul ailelere yardım etmek ya da ev tadilatlarını desteklemek için çevrimiçi yardım kampanyaları giderek daha popüler hale gelmektedir. Bu gibi durumlarda, yurt dışındaki Senegalliler, katılımlarıyla genellikle beklenen fonları topluyor. Başkan Macky Sall yönetiminde ve Plan Sénégal Emergent’in bir parçası olarak hükümet, genç işletmeleri serbest ticari bölgede bulunmaları halinde en fazla beş yıl süreyle vergiden muaf tutan Start-Up Yasası gibi tedbirlerle Senegallilerin daha fazla yer almalarını sağlayarak yurtdışından yatırım çekmeye yönelik zemini güçlendirmeye çalışmıştır. İşçi dövizleri sayesinde diaspora, anavatandaki ailelerin yaşam standartlarının ve yaşam koşullarının yükseltilmesinde kilit bir rol oynamaktadır. Bu şekilde, hükümetin yoksullukla mücadele çabalarına katkıda bulunmakta ve en muhtaç olanlar dahil olmak üzere tüm nüfusun ekonomiye dahil edilmesini teşvik etmektedirler.   Önemli bir siyasi rol Senegal diasporası da son yıllarda giderek daha fazla siyasete dahil olmuştur. Senegal’de siyasi huzursuzlukların yaşandığı son üç yılda olduğu gibi, diaspora yabancı medyanın daha fazla dikkatini ve ilgisini çekiyorsa, bunun nedeni aynı zamanda ülke tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir siyasi kararlılık sergilemiş olmasıdır. Cumhurbaşkanı Macky Sall ile en güçlü rakibi Ousmane Sonko (PASTEF partisinden) arasındaki siyasi çekişme sırasında 2021’den bu yana Senegal’e damgasını vuran ayaklanmalar da diasporanın siyasi rolü üzerinde etkili olmuştur. PASTEF liderini destekleyen diasporadaki Senegalliler, Devlet Başkanı Macky Sall’ın “otoriter aşırılıklarını” ve son üç yıldır Senegal’deki gösterilerin ölümcül bir şekilde bastırılmasını kınamak için Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nin çeşitli büyük şehirlerinde sık sık gösteriler düzenlediler. En son olay, geçtiğimiz Eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 78. oturumu sırasında Senegal Devlet Başkanı için New York’ta düzenlenen coşkulu karşılama oldu. Diasporadaki Senegalliler pankartlar, ıslıklar ve dev ekranlardaki video kayıtları aracılığıyla Senegal’de devam eden baskıları kınadı ve Temmuz sonundan bu yana hapiste olan Ousmane Sonko’nun serbest bırakılması çağrısında bulundu. PASTEF (aynı koşullar altında feshedilen bir parti) de genellikle diaspora tarafından yönlendirilen katılımcı finansmanı teşvik ederek Senegal siyasi sahnesinde devrim yarattı. Örneğin Ocak 2024’te seçim kampanyasına hazırlık olarak diaspora parti için 478.000.000 FCFA toplamıştır. Source: OECD Library: https://www.oecd-ilibrary.org/sites/8769622f-fr/index.html?itemId=/content/component/8769622f-fr#:~:text=Environ%20700%20000%20%C3%A9migr%C3%A9s%20s%C3%A9n%C3%A9galais,133%20000)%20r%C3%A9sidaient%20en%20Gambie. Présidentielle au Sénégal : la diaspora, un cœur à prendre: https://www.jeuneafrique.com/1486199/politique/presidentielle-au-senegal-la-diaspora-un-coeur-a-prendre/ France: des membres de la diaspora sénégalaise manifestent contre la “dictature de Macky Sall”: https://www.la-croix.com/France-membres-diaspora-senegalaise-manifestent-contre-dictature-Macky-Sall-2023-03-11-1301258722 La diaspora sénégalaise, première VRP du pays de la Teranga : https://forbesafrique.com/la-diaspora-senegalaise-premiere-vrp-du-pays-de-la-teranga/
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika, Genel

L’Afrique, berceau de la démocratie et des Droits de l’Homme?

Si la démocratie et les Droits de l’Homme sont souvent attribués à l’Occident, en Afrique existaient bien avant Montesquieu ou Rousseau, des communautés qui ont implémenté avec succès des groupements sociaux au modèle démocratique. Les européens ont souvent la prétention d’être à l’origine des normes et règles qui disposent du mode de gouvernement “du peuple, par le peuple et pour le peuple”. Souvent, les Occidentaux de façon générale, s’en arrogent les honneurs et en font les valeurs qu’ils ont la responsabilité de semer partout dans le monde. Pourtant, si on reconnaît que la démocratie, puisque c’est d’elle qu’il s’agit, est le système politique qui s’approche le plus de la perfection, elle n’est pas vraiment le propre de la civilisation occidentale. En Afrique, bien avant que ne débarquent les Européens futurs esclavagistes et colonisateurs, il existait des communautés aux modes de gouvernance garants de la démocratie et des principes des droits de l’Homme. En Afrique de l’Ouest surtout, des empires et des royaumes (organisés comme de petits Etats) avaient réussi bien avant le XIVe siècle à créer un mode de gouvernance et de respect des droits de l’Homme proche de la démocratie que nous connaissons actuellement. La charte du Manden Nouveau Au Mali, dès le XIIIe siècle, les prémices de la démocratie ont été notées. De retour d’une expédition victorieuse contre Soumangourou Kanté, roi du Sosso, Soundjata Keita l’empereur du Mali (qui s’établissait du Sud de la Mauritanie au Niger, en passant par le Sénégal et la Guinée), convoque une assemblée avec ses “hommes de tête” et proclame à Kouroukan Fouga, la “Charte du Manden Nouveau” constituée de sept articles. Nous sommes en 1236 pour certaines sources mais selon l’ethnologue et historien malien, Youssouf Tata Cissé, lui-même chasseur initié ayant travaillé sur cette histoire de l’Empire du Mali, ces sept préceptes connus aussi sous le nom de “serment des chasseurs”, dateraient de 1222. La charte traite notamment de la paix sociale dans la diversité, l’inviolabilité de la personne humaine, l’éducation, l’intégrité de la patrie, la sécurité alimentaire, l’abolition de l’esclavage par razzia, la liberté d’expression et d’entreprise. Même si la légitimité et la crédibilité de cette charte sont remises en question par certains, elle a été inscrite en 2009 sur la liste représentative du patrimoine culturel immatériel de l’humanité par l’Unesco. Elle demeure pour beaucoup de penseurs africains la confirmation de l’existence en Afrique d’une démocratie réelle et d’un mode de gouvernance soucieux des Droits en l’Homme bien avant l’arrivée des Européens sur le continent. La Révolution Torodo Au Nord-Est du Sénégal existait le Fouta Toro (ou Fuuta Toro), territoire qui a été pénétré par l’Islam depuis le XIXe siècle et qui est resté sous domination des Empires du Mali et du Ghana (appelé le Tekrour à ce moment), puis sous l’autorité du royaume du Djolof, avant d’être envahi par Koli Tengella, un chef peulh, qui y fonda ensuite la dynastie des Deeniyankoobe entre le XVIe et le début du XVIIIe siècle. Marqué par des divergences internes avec surtout l’ingérence des Marocains et des Maures établis sur la rive droite du fleuve du Sénégal, la chute de la dynastie des Deeniyankoobe est précipitée surtout par une révolution des musulmans du Fouta Toro, sous la houlette de Ceerno (Thierno) Suleyman Baal de Boodé (Tooro) entre 1770 et 1776. Le mouvement fera du Foutu une théocratie avec des règles de gouvernance stricte inspirées par son instigateur. Suleymaan Baal réunit à Cilony (Hoorefoonde dans certaines sources) une assemblée générale des ulémas et notables du Fuuta. Il crée un régime politique appelé Almamiyat avec les principes qui vont de la justice au respect des droits de chacun (“l’égalité de tous devant la justice”, “tout individu a droit d’appel auprès de l’Almaami s’il se sent lésé par un chef ou par un jugement”) ou de la répartition et de la gestion des deniers publics (“l’impôt, le produit des amendes et tous les revenus de l’Etat doivent être utilisés à des actions d’intérêt général”). Thierno Suleymann Baal accorde surtout une grande importance à la façon dont l’Almaami est choisi et donne même des cas où il pourrait être destitué. Il recommande alors à son peuple : “– d’exiger, pour assumer la fonction d’Almaami, un homme désintéressé, qui ne mobilise les biens de ce monde ni pour sa personne ni pour ses proches ; – si vous le voyez s’enrichir, démettez-le et confisquez les biens qu’il a acquis. – s’il refuse la démission, destituez-le par la force et bannissez-le ; – remplacez-le par un homme compétent quelle que soit sa lignée ; – veillez bien à ce que l’Imaamat ne soit jamais héréditaire – n’intronisez qu’un méritant” (Source: “Les recommandations de Ceerno Suleymaan Baal, fondateur de l’Almaamiyat(1770-1880)”). On pourrait citer d’autres modes de gouvernance en Afrique comme celui de la Collectivité Lébous (créée en 1770) au Sénégal, perçu comme une “République” par plusieurs penseurs. Mais la tradition orale africaine, restée le moyen le plus utilisé pour la sauvegarde de l’histoire, n’a pas toujours permis de relater ces prémices de la démocratie en Afrique de façon crédible. Cette faiblesse a surtout profité à l’Occident dans son narratif de précurseurs de la démocratie en Afrique. Mais sur le continent, les principes fondamentaux de la justice, de l’équité sociale et de la liberté existaient bien avant la Déclaration des Droits de l’Homme et des Citoyens de 1789.
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

Africa, Cradle of Democracy and Human Rights?

Democracy and human rights are often attributed to the West, but in Africa, long before Montesquieu or Rousseau, there were communities that successfully implemented social groupings based on the democratic model. Europeans often claim to be the originators of the norms and rules that govern “of the people, by the people and for the people”. Westerners in general often take credit for this, and make it the values they are responsible for sowing throughout the world. And yet, while democracy – for that’s what it’s all about – is the political system that comes closest to perfection, it’s not really peculiar to Western civilization. In Africa, long before the arrival of the Europeans who were to become slavers and colonizers, there were communities with modes of governance that guaranteed democracy and the principles of human rights. Particularly in West Africa, empires and kingdoms (organized as small states) had succeeded long before the 14th century in creating a mode of governance and respect for human rights close to the democracy we know today. The Charter of the New Manden In Mali, the beginnings of democracy can be traced back to the 13th century. Returning from a victorious expedition against Soumangourou Kanté, king of Sosso, Soundjata Keita, emperor of Mali (which extended from southern Mauritania to Niger, via Senegal and Guinea), convened an assembly of his “leading men” and proclaimed the seven-article “Charter of the New Manden” at Kouroukan Fouga. According to some sources, the year was 1236, but according to Malian ethnologist and historian Youssouf Tata Cissé, himself an initiated hunter who has worked on the history of the Mali Empire, these seven precepts, also known as the “hunters’ oath”, date back to 1222. Among other things, the charter deals with social peace in diversity, the inviolability of the human person, education, the integrity of the homeland, food security, the abolition of slavery by razzia, and freedom of expression and enterprise. Although the legitimacy and credibility of this charter are questioned by some, in 2009 it was inscribed on UNESCO’s Representative List of the Intangible Cultural Heritage of Humanity. For many African thinkers, it remains confirmation of the existence in Africa of a real democracy and a mode of governance mindful of human rights long before the arrival of Europeans on the continent.   The Torodo Revolution North-east of Senegal was Fouta Toro (or Fuuta Toro), a territory that had been penetrated by Islam since the 19th century and remained under the domination of the Empires of Mali and Ghana (called the Tekrour at the time), then under the authority of the Kingdom of Djolof, before being invaded by Koli Tengella, a Fulani chief, who subsequently founded the Deeniyankoobe dynasty there between the 16th and early 18th centuries. The fall of the Deeniyankoobe dynasty was precipitated by a revolution among the Muslims of Fouta Toro, led by Ceerno (Thierno) Suleyman Baal de Boodé (Tooro) between 1770 and 1776. The movement turned the Foutu into a theocracy with strict rules of governance inspired by its instigator. Suleymaan Baal convened a general assembly of Fuuta ulama and notables in Cilony (Hoorefoonde in some sources). He created a political regime called Almamiyat, with principles ranging from justice and respect for the rights of all (“equality of all before the law”, “every individual has the right to appeal to the Almaami if he feels wronged by a ruler or a judgment”) to the distribution and management of public funds (“taxes, the proceeds of fines and all State revenues must be used for actions in the general interest”). Thierno Suleymann Baal places particular emphasis on the way in which the Almaami is chosen, and even gives examples of cases in which he could be removed. He recommends the following to his people: “- demand a disinterested man to assume the office of Almaami, who will not mobilize the goods of this world either for himself or for those close to him; – if you see him getting rich, dismiss him and confiscate the goods he has acquired. – if he refuses to resign, remove him by force and banish him; – replace him with a competent man whatever his lineage; – make sure that the Imaamat is never hereditary – enthrone only a deserving person” (Source: “Les recommandations de Ceerno Suleymaan Baal, fondateur de l’Almaamiyat(1770-1880)”). We could cite other modes of governance in Africa, such as that of the Lebous Collectivity (created in 1770) in Senegal, seen as a “Republic” by several thinkers. But the African oral tradition, still the most widely used means of preserving history, has not always been able to credibly recount the beginnings of democracy in Africa. This weakness has mainly benefited the West in its narrative of the precursors of democracy in Africa. But on the continent, the fundamental principles of justice, social equity and freedom existed long before the 1789 Declaration of the Rights of Man and of Citizens.
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

Afrika, Demokrasi ve İnsan Haklarının Beşiği mi?

Demokrasi ve İnsan Hakları genellikle Batı’ya atfedilse de Afrika’da Montesquieu veya Rousseau’dan önce başarılı bir şekilde demokratik modelleri uygulayan topluluklar vardı. Avrupalılar genellikle “halkın, halk tarafından ve halk için” yönetim biçimini oluşturan norm ve kuralların kökeninde oldukları iddiasındalar ve bunları dünyanın her yerine yayma sorumluluğunu üstleniyorlar. Ancak, demokrasinin (çünkü bahsedilen şey bu) en mükemmel politik sistem olduğunu kabul edersek, bu gerçekte sadece Batı medeniyetine ait değildir. Afrika’da, gelecekteki köle tüccarları ve sömürgeciler olan Avrupalılar sahile vurmadan önce, demokrasiyi ve İnsan Hakları ilkelerini koruyan yönetim şekillerine sahip topluluklar vardı. Özellikle Batı Afrika’da, küçük devletler gibi düzenlenmiş imparatorluklar ve krallıklar, şu anda bildiğimiz demokrasiye çok benzeyen bir yönetim şekli ve İnsan Haklarına saygıyı XIV. yüzyıldan önce başarıyla oluşturdular. Manden Yeni Şartı Mali’de, XIII. yüzyıldan itibaren demokrasinin ilk izleri görüldü. Mali İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü Mali, Güney Mauritanya, Nijer, Senegal ve Gine’den oluşan bir alanın hükümdarı olan Mali İmparatoru Soundjata Keita (Sosso’nun kralı Soumangourou Kanté’yi mağlup eden bir seferden dönüşünde), Kouroukan Fouga’da bir “akıl hocası” grubuyla bir toplantı düzenler ve “Manden Yeni Şartı”nı ilan eder. Bu şartlar, sosyal barış içinde çeşitliliği, insan haklarının dokunulmazlığını, eğitimi, vatan bütünlüğünü, gıda güvenliğini, razzia yoluyla köleliğin kaldırılmasını, ifade ve iş yapma özgürlüğünü ele alır. Bazıları tarafından bu şartın meşruiyeti ve güvenilirliği sorgulansa da Unesco tarafından 2009 yılında insanlığın somut olmayan kültürel mirasını temsil eden listeye dahil edilmiştir. Bu, birçok Afrika düşünürü için, Avrupalıların kıtaya gelmeden önce Afrika’da gerçek bir demokrasinin ve İnsan Haklarına saygılı bir yönetim modelinin varlığının onayı olarak kalmaktadır. Torodo Devrimi Afrika’nın Kuzeydoğusu’nda bulunan Fouta Toro (veya Fuuta Toro) bölgesinde, XIX. yüzyıldan itibaren İslam’ın etkisi altında kalan bir topluluk bulunmaktadır. Bu topluluk, Mali ve Ghana İmparatorlukları (o zamanlar Tekrour olarak adlandırılmış) tarafından yönetilmiş ve daha sonra Djolof Krallığı’nın hakimiyeti altına girmiştir. Sonrasında ise Peulh kökenli bir lider olan Koli Tengella tarafından işgal edilmiş ve Deeniyankoobe hanedanlığı kurulmuştur. Bu dönem, XVI. yüzyılın başlarından XVIII. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Ancak bölgedeki iç sorunlar ve özellikle Senegal Nehri’nin sağ kıyısında yaşayan Faslılar ve Moroların müdahalesiyle, Deeniyankoobe hanedanlığı hızla çökmüştür. Bu çöküş, özellikle 1770 ile 1776 yılları arasında, Fouta Toro’daki Müslümanların bir devrimiyle hızlanmıştır. Bu devrimin lideri Ceerno (Thierno) Suleyman Baal, Boodé (Tooro) köyünde bir toplantı düzenleyerek Fouta’nın müftülerini ve notablarını bir araya getirmiştir. Bu toplantıda Almamiyat adı verilen bir siyasi rejim oluşturulmuş ve bu rejim, adaletten herkesin haklarına saygıya kadar bir dizi ilke üzerine kurulmuştur. Suleymaan Baal, Almami’nin nasıl seçileceğine ve görevden nasıl alınabileceğine dair önemli noktalara vurgu yapmıştır. Halkına şunları tavsiye etmiştir: “– Almami’nin görevini üstlenecek kişinin dünyevi mülkleri ne kendisi ne de yakınları için kullanması gerekir; – Eğer zenginleştiğini görürseniz, görevden alın ve edindiği malları el koyun; – İstifayı reddederse, güç kullanarak görevden alın ve sürgün edin; – Onun yerine ne kadar liyakatli olursa olsun bir kişiyi getirin; – Imaamat’ın kalıtsal olmamasına dikkat edin ve yalnızca hak edene taç giydirin.” Afrika’da birçok yönetim biçimi mevcuttur ve özellikle Senegal’deki Lebous Topluluğu (1770 yılında kurulmuş) birçok düşünür tarafından bir “Cumhuriyet” olarak değerlendirilmiştir. Ancak Afrika’nın sözlü gelenekleri, tarihin korunması konusunda etkili bir araç olsa da, demokrasinin öncüllerini güvenilir bir şekilde aktarmakta her zaman başarılı olmamıştır. Bu zayıflık, özellikle Batı’nın Afrika’da demokrasi öncüleri olarak anlatımında fayda sağlamıştır. Ancak kıtada adalet, sosyal eşitlik ve özgürlük gibi temel ilkeler, 1789’da İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin kabulünden çok önce mevcuttu.
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

Les Menaces Endogènes et Exogènes à la Stabilité de L’Afrique

L’Afrique de façon globale fait face à des menaces existentielles depuis les indépendances acquises il y a 60 à 70 ans par la plupart des Etats du continent. Plusieurs pays du continent n’ont pas encore enclenché le processus de leur développement économique, minés souvent par des conflits dont les sous-jacents sont autant endogènes qu’exogènes. Les facteurs de déstabilisation de la paix sociale sont multiples et peuvent provenir de l’intérieur des pays notamment via la mal gouvernance, les conflits communautaires et la faiblesse des Etats liée notamment à leur configuration systémique. Les menaces peuvent aussi être exogènes notamment en provenant de l’ingérence des puissances étrangères, devenue l’une des principales menaces à la stabilité du continent, en plus du terrorisme international, des crises économiques et des conflits internationaux qui impactent notamment les chaines d’approvisionnement mondiales. Cet article met un focus sur ces facteurs d’instabilité majeurs endogènes et exogènes d’origine sociopolitique et économique. Dichotomie Entre Menaces Endogènes et Exogènes Les menaces endogènes, sous l’angle politique, pourraient être décrites comme des facteurs déstabilisateurs provenant de l’intérieur d’une nation, de l’Etat, du système de gouvernance, des individus qui les composent et leurs pratiques. Elles sont souvent des menaces qui émanent de faiblesses structurelles ou des enjeux d’intérêts et de pouvoir à l’intérieur d’une nation ou au sein du système d’Etat. Elles peuvent être de nature sociale, politique, économique, ou technique. Les conflits exogènes sont des menaces externes à un pays et qui peuvent émaner des faiblesses du système international, des enjeux de pouvoir, de l’environnement économique ou encore des catastrophes naturelles. Les Etats ont en général plus de difficultés à prévenir les menaces exogènes qui sont souvent imprévisibles et peuvent être de nature complexe. Les Menaces Endogènes en Afrique La Mal Gouvernance: l’Afrique est le continent où se trouve encore la majeure partie des pays les plus pauvres du monde. Malgré la forte présence des ressources et de matières premières stratégiques pour les cycles de production, le continent accuse un retard économique et s’enfonce d’année en année dans le sous-développement. Cela est notamment dû à la mal gouvernance qui représente l’une des menaces majeures à la stabilité des pays africains. La corruption, le népotisme, les malversations financières, la crise de l’état de droit, sont entre autres des phénomènes récurrents dans les Etats africains et qui émanent principalement de la mal gouvernance des autorités élus. La mal gouvernance sur les ressources stratégiques comme le pétrole, l’or, le zircon, le cobalt etc est un facteur de frustration pour les populations qui finissent souvent par s’opposer à un Etat dictatorial qui use de la répression pour laisser perdurer l’impunité et l’arbitraire. L’absence d’un état de droit, de la démocratie et d’une justice forte ne permet pas aux citoyens de se faire justice et d’apporter le changement à travers des mesures pacifiques. Ce qui aboutit souvent aux conflits et à une lutte des classes entre les populations victimes et l’oligarchie privilégiée par la mal gouvernance. Les Conflits İntercommunautaires: ils surviennent entre différents groupes ethniques, religieux ou culturels au sein d’un même pays ou d’une même région. C’est aussi une menace pouvant être considérée comme une conséquence majeure de la mal gouvernance. Ils surviennent souvent dans des Etats où perdurent les inégalités sociales entre les groupes, les inégalités sur le foncier facteurs de troubles entre éleveurs et agriculteurs ; des politiques sociales inégales entre des groupes de religions différentes et des discours qui incitent à la stigmatisation et à la marginalisation. Les conflits intercommunautaires aboutissent souvent à la naissance de mouvements séparatistes et représente une menace majeure à l’existence même des Etats. L’instabilité Politique Liée à la Transition du Pouvoir: c’est sans doute la menace majeure qui pèse sur la vie politique des Etats africains. Le manque de culture démocratique fait en sorte que la transition du pouvoir se fait souvent de façon douloureuse dans les pays africains. Les leaders élus ne préparent pas vraiment à perdre le pouvoir et use de la répression pour s’éterniser aux commandes de l’Etat. Ce qui explique des régimes quarantenaires comme il est le cas au Cameroun, en Guinée Equatoriale ou encore au Gabon et au Togo et le pouvoir s’est transmis de père en fils. Cette absence d’un cycle démocratique de renouvellement à la tête des Etats fait en sorte que les putschs qui ont refait surface sur le continent ces dernières années, sont de plus en plus légitimes aux yeux des populations africaines. Si les citoyens africains ne parviennent pas à changer les leaders à la tête de leurs Etats via des moyens démocratiques, les armées se positionnent comme des alternatives salvatrices avec des coups de force mais qui peuvent mener à d’autres sources d’instabilité. En guise d’exemple, bien que les putschs survenus au Mali, au Burkina Faso, au Niger, et en Guinée depuis 2020 ont fortement été soutenus par les populations, le fait que les militaires s’éternisent au pouvoir représente désormais des sources de tension face surtout à leur durcissement dans la gestion de la liberté d’expression. Les Menaces Exogènes à la Stabilité des Pays Africains: L’ingérence Etrangère: l’implication des puissances étrangères dans les tensions africaines se fait du plus en plus ressentir. L’ingérence étrangère et la façon dont les enjeux de pouvoir des puissances étrangères affectent considérablement les pays africains. Les puissances étrangères peuvent s’ingérer dans les processus politiques internes d’un pays africain en soutenant des factions politiques, en finançant des campagnes électorales, ou en exerçant des pressions diplomatiques pour promouvoir leurs propres intérêts géopolitiques. Les interventions militaires étrangères, qu’elles soient déclarées ou non, peuvent avoir des conséquences déstabilisatrices sur la sécurité et la souveraineté des pays africains, et peuvent parfois conduire à des conflits prolongés et à des crises humanitaires. C’est notamment perceptible en Libye avec des puissances étrangères derrière Khalifa Haftar et d’autres derrière l’administration reconnue par l’ONU. C’est aussi le cas dans la guerre qui fait rage actuellement au Soudan entre l’armée autour du général Abdel Fattah Al Burhane et les Forces d’Intervention Rapide autour de Mohamed Hamdan Daglo, dit « Hemedti ». Tous deux sont soutenus par des puissances étrangères qui ne s’assument pas souvent. Le Terrorisme İnternational: il se réfère à des actes de violence perpétrés par des groupes ou des individus motivés par des idéologies extrémistes, souvent avec des liens transnationaux, et visant à atteindre des objectifs politiques, religieux ou idéologiques. Les pays du Sahel, le Mozambique, l’Angola, l’Ouganda et du Nigéria entre autres, sont de plus en plus impactés par le terrorisme qui s’appuie sur des groupes armés locaux mais qui trouvent sources dans les groupes terroristes internationaux nés au Moyen-Orient. AlQaeda a étendu ses tentacules en Afrique du Nord et au Sahel avec l’AQMI (Al-Qaïda au Maghreb Islamique) et Daesh est en train d’étendre son influence en Afrique plusieurs des proxys dans plusieurs pays. Martin Ewi, un expert africain, avait déclaré que l’État islamique “a étendu son influence au-delà de toute mesure” en Afrique, avec au moins 20 pays directement touchés par l’activité du groupe extrémiste et plus de 20 autres “utilisés pour la logistique et pour mobiliser des fonds et d’autres ressources”. Le terrorisme déstabilise sérieusement le continent en faisant des milliers de morts, des millions de réfugiés, des écoles détruites, des installations énergiques impactés ou s’illustre encore par les vols des biens des populations locales. Crises Economiques et Conflits İnternationaux Majeurs: l’Afrique est l’un des continents les plus vulnérables aux crises et conflits internationaux. Les crises économiques mondiales, telles que les récessions économiques, les crises financières et les chocs économiques, peuvent avoir un impact significatif sur les économies africaines, entrainant notamment une diminution des investissements étrangers, une augmentation du chômage, une baisse des recettes fiscales, une dévaluation des monnaies nationales et une détérioration des conditions de vie pour de nombreux Africains. Les conflits internationaux comme la guerre en Ukraine depuis 2022 ainsi que le conflit israélo-palestinien engendre des conséquences qui impactent considérablement les économies surtout africaines. Les blocages des céréales ukrainien et les disfonctionnements dans la chaine d’approvisionnement notamment autour de la Mer Rouge ont souvent eu des conséquences dans le marché africain en provoquant des pénuries de céréales ou la hausse des prix. Des crises internationales émanant du Moyen-Orient favorisent aussi facilement la hausse des cours du pétrole qui peuvent impacter les politiques énergétiques des pays africains plus importateurs. En somme, les menaces qui peuvent peser sur la politique et la géopolitique africaines peuvent être multiples mais peuvent être réparties en deux classes : les menaces exogènes et menaces endogènes. Les menaces exogènes portent sur les facteurs de déstabilisation étrangers aux nations et aux systèmes étatiques sur le continent, allant de l’ingérence étrangère aux conflits internationaux, en passant par le terrorisme transnational et les crises économiques majeurs. Les menaces endogènes portent sur les facteurs déstabilisateurs au sein même des Etats, des individus et de leurs pratiques, allant de mal gouvernance, aux conflits intercommunautaires. Toutes ses menaces auxquelles fait face le continent ont jusque-là porté préjudice au développement du continent et montrent aussi l’incapacité des Etats et de l’Union Africaine à stabiliser le continent.
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

Endogenous and Exogenous Threats to the Stability of Africa

Africa as a whole has been facing existential threats ever since most of the continent gained independence 60 to 70 years ago. Many of the continent’s countries have yet to embark on the process of economic development, often undermined by conflicts whose underlying causes are both endogenous and exogenous. The factors destabilizing social peace are multiple, and can originate from within countries, notably through poor governance, community conflicts and the weakness of states, linked in particular to their systemic configuration. Threats can also be exogenous, notably from interference by foreign powers, which has become one of the main threats to the continent’s stability, in addition to international terrorism, economic crises and international conflicts that impact global supply chains. This article focuses on these major endogenous and exogenous instability factors of socio-political and economic origin. Dichotomy Between Endogenous and Exogenous Threats Endogenous threats, from a political angle, could be described as destabilizing factors originating from within a nation, the state, the system of governance, the individuals who make them up and their practices. They are often threats emanating from structural weaknesses or issues of interest and power within a nation or state system. They may be social, political, economic or technical in nature. Exogenous conflicts are threats external to a country, and may arise from weaknesses in the international system, power struggles, the economic environment or natural disasters. States generally find it more difficult to prevent exogenous threats, which are often unpredictable and can be complex in nature. Endogenous Threats in Africa Poor Governance: Africa is still home to most of the world’s poorest countries. Despite its wealth of resources and strategic raw materials for production cycles, the continent is lagging behind economically and sinking deeper into underdevelopment every year. This is due in particular to poor governance, which represents one of the major threats to the stability of African countries. Corruption, nepotism, financial embezzlement and a crisis in the rule of law are just some of the recurring phenomena in African countries, mainly due to poor governance on the part of elected authorities. Poor governance of strategic resources such as oil, gold, zircon, cobalt, etc. is a source of frustration for populations, who often end up opposing a dictatorial state that uses repression to allow impunity and arbitrariness to persist. The absence of the rule of law, democracy and a strong justice system prevents citizens from taking justice into their own hands and bringing about change through peaceful means. This often leads to conflict and class warfare between the victimized population and the oligarchy privileged by bad governance. Inter-Community Conflicts: these arise between different ethnic, religious or cultural groups within the same country or region. It is also a threat that can be seen as a major consequence of bad governance. They often occur in states where social inequalities between groups persist, land inequalities are a source of unrest between herders and farmers, social policies are unequal between groups of different religions, and discourses incite stigmatization and marginalization. Inter-community conflicts often give rise to separatist movements and represent a major threat to the very existence of states. Political İnstability Linked to the Transition of Power: this is undoubtedly the major threat to the political life of African states. The lack of a democratic culture means that the transition of power in African countries is often painful. Elected leaders are not really prepared to lose power, and use repression to stay in power. This explains the forty-year regimes in Cameroon, Equatorial Guinea, Gabon and Togo, where power has been handed down from father to son. This absence of a democratic cycle of renewal at the head of states means that the putsches that have resurfaced on the continent in recent years are increasingly legitimate in the eyes of African populations. If African citizens are unable to change the leaders at the head of their states through democratic means, armies are positioning themselves as salvific alternatives with coups de force, but which can lead to other sources of instability. By way of example, although the putsches that have taken place in Mali, Burkina Faso, Niger and Guinea since 2020 have been strongly supported by the population, the fact that the military has remained in power for so long now represents a source of tension, especially in view of its hardening stance on the management of freedom of expression. Exogenous Threats to the Stability of African Countries Foreign İnterference: the involvement of foreign powers in African tensions is becoming increasingly apparent. Foreign interference and the way in which the power stakes of foreign powers considerably affect African countries. Foreign powers can interfere in the internal political processes of an African country by supporting political factions, financing election campaigns, or exerting diplomatic pressure to promote their own geopolitical interests. Foreign military interventions, whether declared or not, can have destabilizing consequences for the security and sovereignty of African countries, and can sometimes lead to protracted conflicts and humanitarian crises. This is particularly noticeable in Libya, with foreign powers behind Khalifa Haftar and others behind the UN-recognized administration. It is also the case in the war currently raging in Sudan between the army around General Abdel Fattah Al Burhane and the Rapid Intervention Forces around Mohamed Hamdan Daglo, known as “Hemedti”. Both are backed by foreign powers, who often fail to recognize their role. International Terrorism: this refers to acts of violence perpetrated by groups or individuals motivated by extremist ideologies, often with transnational links, and aimed at achieving political, religious or ideological objectives. The countries of the Sahel, Mozambique, Angola, Uganda and Nigeria, among others, are increasingly affected by terrorism, which relies on local armed groups but has its roots in international terrorist groups born in the Middle East. Al-Qaeda has extended its tentacles into North Africa and the Sahel with AQIM (Al-Qaeda in the Islamic Maghreb), and Daesh is expanding its influence in Africa with proxies in several countries. Martin Ewi, an African expert, had declared that the Islamic State “has extended its influence beyond measure” in Africa, with at least 20 countries directly affected by the extremist group’s activity and more than 20 others “used for logistics and to mobilize funds and other resources”. Terrorism is seriously destabilizing the continent, claiming thousands of lives, creating millions of refugees, destroying schools and impacting energy installations, and stealing the property of local populations. Major Economic Crises and İnternational Conflicts: Africa is one of the most vulnerable continents to international crises and conflicts. Global economic crises, such as economic recessions, financial crises and economic shocks, can have a significant impact on African economies, resulting in reduced foreign investment, higher unemployment, lower tax revenues, devaluation of national currencies and worsening living conditions for many Africans. International conflicts, such as the war in Ukraine since 2022 and the Israeli-Palestinian conflict, have had a considerable impact on economies, especially in Africa. Ukrainian grain blockades and supply chain malfunctions, particularly around the Red Sea, have often had an impact on the African market, causing grain shortages or price rises. International crises emanating from the Middle East can also easily push up oil prices, which can have an impact on the energy policies of the more importing African countries. In short, the threats to African politics and geopolitics are manifold, but can be divided into two categories: exogenous threats and endogenous threats. Exogenous threats relate to destabilizing factors foreign to nations and state systems on the continent, ranging from foreign interference to international conflicts, transnational terrorism and major economic crises. Endogenous threats relate to destabilizing factors within states, individuals and their practices, ranging from bad governance to intercommunity conflicts. All these threats facing the continent have so far been detrimental to its development, and also demonstrate the inability of States and the African Union to stabilize the continent.
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

Afrika’nın İçsel ve Dışsal Kararlılığını Tehdit Eden Unsurlar

Afrika genel olarak, çoğu devletin 60 ila 70 yıl önce elde ettiği bağımsızlıkların ardından varoluşsal tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Kıtanın birçok ülkesi henüz ekonomik gelişim sürecini başlatamamış ve genellikle içsel ve dışsal kökenli çatışmalarla sarsılmıştır. Toplumsal barışı destabilize eden faktörler çok çeşitli olabilir; kötü yönetim, topluluklar arası çatışmalar ve devletlerin zayıflığı gibi içsel nedenlerden kaynaklanabilir. Bu durum özellikle sistemik yapılarla ilişkilidir. Tehditler aynı zamanda dışsal olabilir, özellikle yabancı güçlerin müdahalesi, kıtadaki istikrarın ana tehditlerinden biri haline gelmiştir. Uluslararası terörizm, ekonomik krizler ve uluslararası çatışmalar da küresel tedarik zincirlerini etkileyen diğer faktörler arasındadır. Bu makale, içsel ve dışsal sosyo-politik ve ekonomik kökenli ana istikrarsızlık faktörlerine odaklanmaktadır. İçsel ve Dışsal Tehditler Arasındaki Ayrım Politik açıdan içsel tehditler, bir ulusun, devletin, yönetim sisteminin içinden gelen istikrarsızlaştırıcı faktörler olarak tanımlanabilir. Genellikle yapısal zayıflıklardan veya bir ulus içinde veya devlet sistemi içindeki çıkar ve güç meselelerinden kaynaklanan tehditlerdir. Sosyal, siyasi, ekonomik veya teknik nitelikte olabilirler. Dışsal çatışmalar, bir ülkeye dışarıdan gelen ve uluslararası sistemdeki zayıflıklardan, güç meselelerinden, ekonomik ortamdan veya doğal afetlerden kaynaklanan tehditlerdir. Genellikle öngörülemez ve karmaşık olabilen dışsal tehditleri önlemek devletler için daha zordur. Afrika’daki İçsel Tehditler Kötü Yönetim: Afrika, dünyanın en fakir ülkelerinin çoğunun bulunduğu kıtadır. Üretim döngüleri için stratejik kaynaklar ve hammadde bakımından zengin olmasına rağmen, kıta ekonomik olarak geri kalmış durumdadır ve yıllar geçtikçe kalkınma açısından geriye gitmektedir. Bu durum özellikle Afrika ülkelerinin istikrarı için önemli bir tehdit olan kötü yönetimden kaynaklanmaktadır. Yolsuzluk, adam kayırma, finansal kötüye kullanım, hukuk devleti krizi gibi sorunlar, Afrika devletlerinde tekrarlayan fenomenlerdir ve bu fenomenler genellikle seçilmiş yetkililerin kötü yönetiminden kaynaklanmaktadır. Petrol, altın, zirkon, kobalt gibi stratejik kaynaklar üzerindeki kötü yönetim, halkları sıkça bir diktatörlük rejimine karşı çıkarak tepki göstermeye yönlendirir; çünkü bu rejimler genellikle baskı ve keyfi uygulamalarla cezasızlık ve keyfiyetin devam etmesine izin verir. Hukuk devleti, demokrasi ve güçlü bir adaletin olmaması, vatandaşların adaleti sağlamasına ve barışçıl önlemlerle değişiklik yapmasına izin vermez. Bu durum genellikle çatışmalara ve kötü yönetim tarafından ayrıcalıklı olarak görülen oligarşi ile mağdur halklar arasında sınıf mücadelesine yol açar. İç Topluluklar Arası Çatışmalar: Bunlar, aynı ülke veya bölgedeki farklı etnik, dini veya kültürel gruplar arasında meydana gelen çatışmalardır. Bu tehdit de genellikle kötü yönetimin bir sonucu olarak kabul edilebilir. Bu çatışmalar genellikle sosyal eşitsizlikler, toprak meselelerinden kaynaklanan sorunlar, farklı din grupları arasındaki eşitsiz sosyal politikalar ve ayrımcılığı teşvik eden söylemler gibi faktörlerle ilişkilidir. İç topluluklar arası çatışmalar genellikle ayrılıkçı hareketlerin doğmasına neden olur ve devletlerin varlığını tehdit eder. Güç Transferine Bağlı Siyasi İstikrarsızlık: Bu muhtemelen Afrika devletlerinin siyasi yaşamı üzerindeki en büyük tehdittir. Demokratik kültür eksikliği, Afrika ülkelerinde güç transferinin genellikle acılı bir şekilde gerçekleşmesine neden olur. Seçilmiş liderler genellikle iktidarı kaybetmeye hazırlanmazlar ve iktidarı sürdürmek için baskı araçlarını kullanırlar. Bu durum, Kamerun, Ekvator Ginesi, Gabon ve Togo gibi ülkelerde olduğu gibi 40 yıllık rejimlerin ortaya çıkmasını açıklar ve iktidar babadan oğula geçer. Devlet başkanlarının demokratik bir döngü içinde yenilenmesinin olmaması, son yıllarda kıtada yeniden ortaya çıkan darbelerin halklar tarafından giderek daha meşru görülmesine yol açar. Afrika vatandaşları demokratik yollarla liderleri değiştiremezse, ordular genellikle kurtarıcı bir alternatif olarak ortaya çıkar, ancak bu durum diğer istikrarsızlık kaynaklarına yol açabilir. Örneğin, son yıllarda Mali, Burkina Faso, Nijer ve Gine’de gerçekleşen darbeler halklar tarafından güçlü bir şekilde desteklenmiş olsa da, askerlerin iktidarda kalması özellikle ifade özgürlüğünün yönetimindeki sertleşme nedeniyle artık bir gerilim kaynağı haline gelmiştir. Afrika Ülkelerinin İçsel Tehditlerine Dışsal Tehditler Yabancı Müdahale: Yabancı güçlerin Afrika’daki gerilimlere müdahalesi giderek daha fazla hissedilmeye başlıyor. Yabancı müdahale ve yabancı güçlerin güç mücadelelerinin, Afrika ülkelerini önemli ölçüde nasıl etkilediği görülmektedir. Yabancı güçler, bir Afrika ülkesinin iç siyasi süreçlerine, politik fraksiyonları destekleyerek, seçim kampanyalarını finanse ederek veya diplomatik baskılar uygulayarak, kendi jeopolitik çıkarlarını ilerletmek için müdahalede bulunabilirler. Açıklanmış veya açıklanmamış dış askeri müdahaleler, Afrika ülkelerinin güvenliği ve egemenliği üzerinde destabilizasyon etkisi yaratabilir ve bazen uzun süreli çatışmalara ve insani krizlere yol açabilir. Özellikle, Libya’da dış güçlerin Halife Hafter’in arkasında olduğu ve diğerlerinin ise BM tarafından tanınan yönetim tarafında olduğu durumda bu açıkça görülebilir. Aynı durum, Sudan’da General Abdel Fattah Al Burhane liderliğindeki ordu ile Mohamed Hamdan Daglo, “Hemedti” olarak da bilinen Hızlı Müdahale Kuvvetleri arasındaki savaşta da mevcuttur. Her ikisi de genellikle sorumluluklarını üstlenmeyen yabancı güçler tarafından desteklenmektedir. Uluslararası Terörizm: Bu, genellikle trans ulusal bağlantılara sahip, aşırıcı ideolojilere sahip gruplar veya bireyler tarafından gerçekleştirilen şiddet eylemlerini ifade eder ve politik, dini veya ideolojik hedefleri başarmayı amaçlar. Sahel ülkeleri, Mozambik, Angola, Uganda ve Nijerya gibi ülkeler, yerel silahlı gruplara dayanan ancak Orta Doğu’da doğmuş uluslararası terör örgütlerinden destek alan terörizmle giderek daha fazla etkilenmektedir. El Kaide, Kuzey Afrika ve Sahel’de AQIM (Kuzey Afrika İslamcı El Kaidesi) ile kollarını uzatırken, IŞİD’in etkisini Afrika’da genişlettiği ve birkaç ülkede yerel uzantılara sahip olduğu bilinmektedir. Afrikalı bir uzman olan Martin Ewi, IŞİD’in “etkisini ölçülemeyecek kadar genişlettiğini” söyleyerek, en az 20 ülkenin aşırıcı grup etkinlikleriyle doğrudan etkilendiğini ve 20’den fazla ülkenin ise “lojistik için ve fonlar ve diğer kaynakları toplamak için kullanıldığını” belirtmiştir. Terörizm, kıtayı ciddi şekilde destabilize ederek binlerce ölü, milyonlarca mülteci, yıkılan okullar, enerji tesislerinin etkilenmesi veya yerel halkların malvarlıklarının çalınması gibi sonuçlar doğurur. Büyük Ekonomik Krizler ve Uluslararası Çatışmalar: Afrika, uluslararası krizler ve çatışmalara karşı en savunmasız kıtalardan biridir. Ekonomik krizler, ekonomik durgunluklar, finansal krizler ve ekonomik şoklar gibi küresel ekonomik krizler, Afrika ekonomileri üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir, özellikle yabancı yatırımların azalmasına, işsizlik oranlarının artmasına, vergi gelirlerinin azalmasına, ulusal para birimlerinin değer kaybetmesine ve birçok Afrikalı için yaşam koşullarının kötüleşmesine neden olabilir. Ukrayna’daki savaş gibi uluslararası çatışmaların etkileri, özellikle Afrika ülkeleri üzerinde ciddi bir etkiye sahiptir. Ukrayna’daki tahıl blokajları ve Kızıldeniz etrafındaki tedarik zinciri sorunları, Afrika pazarında tahıl kıtlıklarına veya fiyatların yükselmesine neden olmuştur. Ortadoğu’dan kaynaklanan uluslararası krizler, genellikle petrol fiyatlarının artmasını kolaylaştırır ve bu da özellikle petrol ithalatçısı olan Afrika ülkelerinin enerji politikalarını etkileyebilir. Özetle, Afrika’nın siyaseti ve jeopolitiğini tehdit edebilecek faktörler çeşitli olabilir ancak iki ana sınıfa ayrılabilir: dışsal tehditler ve içsel tehditler. Dışsal tehditler, kıtadaki uluslar ve devlet sistemleri dışındaki yabancı kökenli destabilizasyon faktörlerini içerir; yabancı müdahalelerden başlayarak uluslararası çatışmalara, trans ulusal terörizme ve büyük ekonomik krizlere kadar uzanır. İçsel tehditler ise devletlerin içinde, bireylerde ve uygulamalarında bulunan destabilizasyon faktörlerini içerir; kötü yönetimden başlayarak topluluklar arası çatışmalara kadar uzanır. Kıtayı etkileyen tüm bu tehditler, şimdiye kadar kıtanın gelişimine zarar vermiş ve aynı zamanda devletlerin ve Afrika Birliği’nin kıtayı istikrar altına almak konusundaki başarısızlığını göstermiştir.
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

FOCAC 2024: Güvenlik, Ekonomi, Yumuşak Güç… (Çin Afrika’daki Etkisini Güçlendiriyor)

Baştan çıkarma saldırısı ve Çin-Afrika işbirliğinin güçlendirilmesi arasında FOCAC, Çin’in Afrika ekonomi diplomasisini güçlendirdiği ve kendisini kıtanın kalkınma hedeflerinde önemli bir oyuncu olarak konumlandırdığı bir buluşma yeri haline geldi. İddialı ekonomik taahhütlerin yanı sıra güvenlik konuları da Çin’in Afrika’daki diplomatik yayına eklemek istediği yeni bir ok olan bu dokuzuncu etkinlik de bir istisna değildi. Yirmiden fazla Afrikalı devlet başkanı 9. Çin-Afrika İş birliği Forumuna katıldı. “Modernleşmeyi teşvik etmek ve ortak geleceğe sahip üst düzey bir Çin-Afrika topluluğu inşa etmek için güçleri birleştirmek” teması altında düzenlenen Forum, medyada yer alma, katılım ve Çin’in önümüzdeki üç yıl boyunca Afrika’daki ekonomik gündemini belirleyecek olan ekonomik vaatler açısından tüm vaatlerini yerine getirdi. Bu forum, Çin ve Afrikalılar için, gelişmekte olan ülkeler tarafından giderek daha fazla değer verilen ve daha dengeli bir iş birliği bekleyebilecekleri bir Güney-Güney ortaklığını yoğunlaştırmak için bir fırsat haline geldi. Bu FOCAC’ın diplomatik gündemi her şeyden önce Başkan Xi Jinping’in “Çin-Afrika işbirliğini derinleştirmek ve küresel Güney’in modernleşmesine rehberlik etmek” amacıyla “Modernleşme üzerine 10 Ortaklık Eylemi”ni duyurmasıydı: 1) Medeniyetler Arasında Karşılıklı İlham için Ortaklık Eylemi, 2) Müreffeh Ticaret için Ortaklık Eylemi, 3) Sanayi Zincirlerinde İşbirliği için Ortaklık Eylemi, 4) Ara Bağlantı için Ortaklık Eylemi, 5) Kalkınma İşbirliği için Ortaklık Eylemi, 6) Sağlık Ortaklık Eylemi, 7) Nüfus Yararına Tarımın Geliştirilmesi için Ortaklık Eylemi, 8) İnsani ve Kültürel Değişimler için Ortaklık Eylemi, 9) Yeşil Kalkınma için Ortaklık Eylemi, 10) Ortak Güvenlik için Ortaklık Eylemi. Ekonomik Konular Resmi açılışı 4 Eylül’de yapılan Forum öncesinde Xi Jinping ile etkinliğe katılan Afrikalı devlet başkanları arasında çok sayıda ikili görüşme gerçekleştirildi. Yıllar içinde, özellikle de son yirmi yılda, Çin birçok Afrika ülkesi için stratejik bir ortak haline geldi. Yaklaşık 282 milyar dolara ulaşan ticaret hacmiyle kıtanın önde gelen ticaret ortağı haline geldi. Ancak “China-Africa Project” web sitesine göre, Çin ve Afrika arasındaki ticaret açığı 2022’de 46,9 milyar dolardan 2023’te 64 milyar dolara, Afrika’ya ihracat 2022’de 164 milyar dolardan 2023’te 172 milyar dolara yükselirken, ithalat 2022’de 117 milyar dolardan 2023’te 109 milyar dolara düşüyor. Bu açık, Çin Devlet Başkanı’nın projeksiyonlarında gözden kaçmadı. Xi Jinping; “Çin pazarını daha geniş bir şekilde açacak. Çin ile diplomatik ilişkileri olan ve aralarında 33 Afrika ülkesinin de bulunduğu en az gelişmiş ülkelere tüm ticaret kategorileri için gümrük vergilerinden muafiyet tanımaya karar verdik” dedi. Çin’in özellikle “Kuşak ve Yol” projesi kapsamında Çin kamu bankaları tarafından desteklenen Afrika’daki büyük yatırımları, bazı Afrika ülkelerinin borçlarını arttırdığı eleştirildiğinden, bu durum Pekin için kıtanın ekonomik yükselişine katılmasında daha ikna edici bir kaldıraç olabilir. Afrika ülkeleriyle “sanayi, tarım, altyapı, ticaret ve yatırım alanlarındaki iş birliğini derinleştirmek isteyen” Çin, Dakar’daki FOCAC 2021’de açıklanan 40 milyar dolardan daha fazla, önümüzdeki üç yıl içinde yaklaşık 50 milyar dolar yardım yapacağını da duyurdu. Ancak Çin ekonomisinin yavaşlaması ve Çin’in Afrika’ya verdiği kredilerin 2016’da yaklaşık 30 milyar dolardan 2023’te 4 milyara düşmesi nedeniyle Asya devinin bu sözü tutması zor olabilir. Çin tarafından Afrika’da açıklanan diğer ekonomik taahhütler arasında dijital teknolojiler konusunda iş birliği ve Afrika’da 20 dijital kalkınma tanıtım projesinin oluşturulması, Afrika’da 30 altyapı ara bağlantı projesi, 1.000 sosyal refah projesi, 2026’da (Dakar’da) Yaz Gençlik Olimpiyat Oyunları ve 2027’de Afrika Uluslar Kupası’nın kıtada düzenlenmesine destek verilmesi, bu kapsamda 2.000 sağlık uzmanının gönderilmesi, 20 tıbbi altyapı ve sıtma ile mücadele projesinin uygulanması yer alıyor. Menüde Askeri Yardım FOCAC daha çok ekonomik gündeme odaklanırken, siyasi ve askeri konular düzenlenen 9. toplantının ana odak noktasını oluşturdu. Başta Sahel olmak üzere kıtayı saran güvenlik tehditleriyle karşı karşıya kalan Çin, bu konuya daha fazla müdahil olmak için inisiyatif alıyor. Xi Jinping “Çin, Küresel Güvenlik Girişimini uygulamak için Afrika ile bir ortaklık kurma niyetindedir. Bu, kıtada konuşlandırılacaktır” diyerek söz vermiştir. Çin lideri, “Afrika’ya 14 milyar dolardan fazla askeri yardım hibesi sağlayacağız, 6.000 Afrikalı askeri personel ile 1.000 polis ve kolluk kuvveti personelini eğiteceğiz, 500 genç Afrikalı askeri personeli Çin’i ziyaret etmeleri için davet edeceğiz” diye ekledi. Çin ve Afrika arasında askeri iş birliğine yönelik yeni bir yaklaşım, Pekin’in kıtadaki varlığını ve güvenlik konularını güçlendirebilecek yeni bir jeopolitik çerçeve oluşturmaktadır. Halihazırda Cibuti’de bir askeri üssü bulunan Çin (2017’den beri Afrika’daki ilk Çin askeri üssü), şimdiye kadar Afrika ülkeleriyle askeri ortaklığını daha çok teknik takviye, silah, insansız hava aracı satışı ve BM misyonlarındaki varlığı üzerine odaklamıştı. Afrika’da konuşlanan bu Küresel Güvenlik İnisiyatifi aynı zamanda Amerikalı rakibinin AFRICOM’una (Birleşik Devletler Afrika Komutanlığı) da bir cevap olabilir. Özellikle Sahel’de ESA ülkelerinin terörle mücadelede başka ortaklara yönelmeyi tercih etmeleri, Batılı birliklerin ayrılışını resmileştirmiştir. Yumuşak Güç Kazanımları Genel olarak Çin ekonomiyi her zaman bir yumuşak güç aracı olarak görmüştür. Büyük yatırımlar, Çinli şirketler ve büyük ölçekli altyapı, diğer şeylerin yanı sıra, Pekin’in Afrika’daki imajını güçlendirmesini ve hem Afrikalı liderlerin hem de halkın gözünde daha çekici hale gelmesini sağlamıştır. Ekonomi diplomasisi Çin kamu diplomasisinin önemli bir aracı haline gelmiştir ve FOCAC da bunun bir istisnası değildir. Bu etkinlik bir kez daha Çin’e teknolojik, endüstriyel, ekonomik, altyapısal, dijital ve tarımsal ilerlemelerini sergileme fırsatı verdi. Forumun bu boyutu, Çin’in Afrika için bir kalkınma modeli olma hedefiyle de uyumludur. İkinci olarak, Çin kendisini Afrika ülkeleri için bir örnek olarak konumlandırıyor ve deneyimlerini kıta ile paylaşmaya istekli. Xi Jinping, “Çin’in Afrika ile birlikte yönetişim konusunda deneyim alışverişi için bir Çin-Afrika platformu, kalkınma konusunda bir Çin-Afrika bilgi ağı ve Çin-Afrika üzerine 25 çalışma merkezi inşa edeceği” sözünü verdi. Çin’in “ekonomik yumuşak gücünün” bir diğer kilit noktası ise Afrika’daki ekonomik yatırımlarının herhangi bir koşula tabi olmaması. Diğer ülkelerin siyasetine karışmama yaklaşımını savunan Çin, bu açıdan ekonomik ortaklıklarını ve AGOA gibi ekonomik işbirliği araçlarını genellikle siyasi amaçlar için kullanma eğiliminde olan ABD’den farklıdır. Bu yaklaşım Çin’in, ABD’nin “yasadışı yaptırımları” altında bulunan ve Xi Jinping’in Devlet Başkanı Emmerson Mnangagwa ile görüşmesinde “yatırım, ticaret, altyapı, doğal kaynaklar ve diğer alanlarda” iş birliği sözü verdiği Zimbabwe gibi ülkelerle nüfuzunu, ilişkilerini sürdürmesini ve güçlendirmesini sağlamaktadır. Sonuç olarak; FOCAC’ın bu 9. edisyonu Çin ve Afrika arasındaki güçlendirilmiş ve çeşitlendirilmiş ilişkilere ışık tuttu. 25 Afrikalı Devlet Başkanının katıldığı Forum, Pekin’in Afrika ülkeleri için ortaklar haritasındaki yerini simgelemektedir. Bu Forum, Çin ve Afrika arasındaki ekonomik ilişkilerin geleceğini belirleyen en önemli buluşma noktası haline gelmiştir. Çin’in kalkınmasını çevreleyen başarı öyküsü, Afrika ülkelerinin, takip edilmesi gereken bir örnek oluşturan ve sadece pazarda değil Afrika jeopolitiğinde de önemli bir oyuncu haline gelen Pekin’e yönelmeleri için bir neden oluşturmaktadır.
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

Afrika Birliği’nin Yapısal Sorunları ve Zayıflıkları

2002’de temelleri atılan, Afrika Birliği Topluluğu’ndan (OAU) doğan “Afrika Birliği” son yirmi yılını, hala üstesinden gelmeye çalıştığı bir dizi zorlukla karşı karşıya kalarak geçirdi. Kıtasal örgütün bilançosu bazı muhaliflerin bizi inandırmak istediği kadar iç karartıcı olmasa da birliğin kuruluşunda belirlediği hedeflerden hala çok uzakta olduğu da bir gerçektir. Afrika Birliği bugün, kendisinden beklenen performansı gösteremeyen ve sıklıkla maruz kaldığı eleştirileri haklı çıkaran eksikliklerle karşı karşıyadır. Bu makale ilk olarak Afrika Birliği’nin kuruluşu sırasında belirlediği temelleri ve hedefleri tanımlamakta ve ardından yapısal ve liderlik sorunlarını analiz etmektedir. Afrika Birliği’nin Hedefleri Afrika Birliği kurulduğunda kendisine hem siyasi hem de ekonomik birtakım misyonlar belirlemiştir. Hedeflerinin çoğu güvenlik, üye ülkelerin egemenliği, kıtanın ekonomik entegrasyonu ve iyi yönetişimin teşvik edilmesiyle ilgilidir. Ayrıntılı olarak bu hedefler şöyledir: – Afrika ülkeleri ve halkları arasında daha fazla birlik ve dayanışma sağlamak, – Üye devletlerin egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını savunmak, – Kıtanın siyasi ve sosyo-ekonomik entegrasyonunu hızlandırmak, – Kıtayı ve halklarını ilgilendiren konularda ortak Afrika pozisyonlarını teşvik etmek ve savunmak, – Uluslararası iş birliğini teşvik etmek, – Kıtada barış, güvenlik ve istikrarı teşvik etmek, – Demokratik ilke ve kurumları, halk katılımını ve iyi yönetişimi teşvik etmek, – Afrika İnsan ve Halkların Hakları Beyannamesi diğer ilgili insan hakları sözleşmeleri uyarınca insan ve halkların haklarını teşvik etmek ve korumak. Ancak bu hedefler göz önüne alındığında Afrika Birliği beklentileri karşılamakta zorlanmaktadır. Örgüt, üstesinden gelemediği ve zaman zaman güvenilirliğini zedeleyen bir dizi güçlükle karşı karşıyadır. Özellikle de üye devletlerin, Afrika Birliği’nin etkinliğini arttırmak ve hedeflerini gerçekleştirmek için alması gereken kararların etkili olabilmesi adına yetkilerinin bir kısmından feragat etmeye istekli olmamalarıdır. Yapısal Sorunlar Akademisyenler Ueli Staeger ve Babatunde Fagbayibo’ya göre “Afrika Birliği 2002 yılında Afrika Birliği Örgütü’nün (OAU) yerini almak üzere kurulmuştur. Kurumları arasında AfB Komisyonu, Pan-Afrika Parlamentosu ve Afrika İnsan ve Halkların Hakları Mahkemesi yer almaktadır, ancak gerçek güç Devlet ve Hükümet Başkanlarından oluşan Meclis’tedir”. Şunları da ekliyorlar: “Meclis, AU organlarından herhangi birine önemli yetkiler devretmeyi reddetmiştir. Örneğin; Pan-Afrika Parlamentosu’nun bağlayıcı yasama yetkisi yoktur. AU Komisyonu da üye devletleri AU kurallarına uymaya zorlayamaz. Üye devletlerin çoğu İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına uymayı reddetmektedir”. Bu durum, şüphesiz örgütün en büyük endişelerinden biridir. Yapılanma biçimi nedeniyle otoritesini ortaya koymakta ve üye devletlere kendini kabul ettirmekte zorlanmaktadır. Aslında Afrika Birliği’nin üye devletler üzerinde bağlayıcı uluslar üstü yetkiler kullanma imkânı yoktur. Her şeyden önce birliğin organizasyon şemasında Devlet Başkanlarının hegemonyasıyla bağlantılı olan ve örgütün performansını zayıflatan bu kusur, çeşitli eleştirilerin temelini oluşturmaktadır. “Eleştiriler Afrika kamuoyunun kendisinden geliyor. Afrika Birliği’ni eleştirenlerin oldukça sert olduğu yer tam da burasıdır. Örneğin; birbirlerini koruyan bir ‘devlet başkanları birliği’ olduğunu söylüyorlar” diyen gazeteci Seidik Abba, öte yandan bunun son derece normal olduğunu belirtiyor. “Romanyalılara ya da diğer Avrupalılara Avrupa Birliği hakkında ne düşündüklerini sorarsanız, muhtemelen aynı eleştirileri duyarsınız”. Parlamento ve Komisyon gibi organların zayıflığı, örgütün olması gerektiği kadar etkili olmasını engellemektedir ve üye devletler (bu durumda Devlet ve Hükümet Başkanları Konferansı) birliğin karar alma meşruiyetini garanti altına almak için yetkilerinin bir kısmından feragat etmedikleri sürece, birlik ilgili kararları almaktan ve her şeyden önce bunları uygulatmaktan aciz kalacaktır. Son AU zirvesinde Komisyon Başkanı Moussa Faki Muhammad, üye devletlerin Afrika Birliği kararlarına uyma konusundaki isteksizliğini “Son üç yılda, 2021, 2022 ve 2023, Afrika Birliği kararlarının %93’ü uygulanmadı” sözleriyle eleştirmiştir. Liderlik Eksikliği ve Çatışma Çözümünde Zayıflık Afrika Birliği’nin belkemiği olmaya devam eden önemli bir sorun varsa o da kıtanın başına bela olan ve örgütün üzerinde çok az yetki sahibi olduğu çatışmalar ve güvenlik krizleridir. İlk olarak, 10 yılı aşkın bir süredir Sahel’in yanı sıra Mozambik ve Somali başta olmak üzere kıtanın doğusunu rahatsız eden terörizm söz konusudur. Gösterilen çabalara rağmen, DAEŞ ve El Kaide gibi silahlı terör grupları zemin kazanmaya devam etmektedir. Ardından Libya’da ve özellikle de geçtiğimiz yıl Hızlı Müdahale Güçleri ile ordu arasındaki savaşta 15,000’den fazla insanın öldürüldüğü Sudan’da gerçekleşen devlet içi çatışmalar ve savaşların yanı sıra, Rabat ve Cezayir arasında diplomatik krizlerin kaynağı olan Batı Sahra sorunu vardır. Ancak hepsinden önemlisi M23 isyancı grubu ile Kinşasa hükümeti arasındaki çatışmalarda sivillerin sık sık katledildiği Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin doğusu problemi devam etmektedir. Birçok rapor Ruanda’nın M23’e verdiği desteğe, özellikle de Kigali’nin ülkenin bazı zenginlikleri üzerindeki hakimiyetine işaret etmektedir. Çatışma 2022’den bu yana sürerken, Afrika Birliği hala sahaya etkili barış gücü gönderememekte ya da Ruanda’yı M23’e verdiği destekten caydırmak için yaptırım uygulamaktan aciz kalmaktadır. AU Devlet Başkanları 37. Zirvesi’ne ilişkin raporunda Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (ISS) de örgütün zayıflığı ve etkisizliği konusunda aynı yorumlarda bulundu: “Zirve kriz yönetimine kararlı bir yön veremedi. Bu nedenle Afrika, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Sudan ve Sahel’in Afrikalı devlet ve hükümet başkanları tarafından nihayet ne zaman dikkate alınacağı ve çıkarlarının farklı olduğundan Afrika Birliği Konferansının dikkatini hangi konulara odaklaması gerektiğini merak etmektedir. Birçok Afrikalı için, kriz yönetiminde giderek daha belirgin hale gelen güçlü liderliğin yokluğu, “İstediğimiz Afrika” idealine ilişkin istikrar arayışında belirli bir yorgunluk veya azalma olduğunu göstermektedir”. Afrikalıların Afrika Birliği’nden beklediği ekonomik ve siyasi entegrasyonun teşviki tamamlanmış olmaktan hayli uzaktır. Birliğin kuruluşundan bu yana, özellikle politika alışverişi ve uyumlaştırma için daha da optimize edilebilecek bir çerçeve sağlama konusunda kesinlikle ilerleme kaydedilmiştir. Somali gibi çatışma bölgelerinde ya da Gine-Bissau’daki istikrar bağlamında etkili olmayı başarmıştır. Ayrıca alt-bölgesel örgütlerin meşruiyetini ve iddiasını da güçlendirmiştir. Seidik Abba’nın da belirttiği gibi: “Bazı şeyler eleştirilebilir ve bazı konularda hayal kırıklığı yaşanabilir. Ancak aynı zamanda gelişmelere ve ilerlemelere de işaret etmeliyiz ki bence Afrika Birliği, ortak pozisyonlara sahip olmamızı sağladığı için muhafaza etmemiz gereken bir çerçevedir”.
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

The Structural Problems and Weaknesses of The African Union

Born from the remnants of the Organization of African Unity (OAU) in 2002, the African Union has spent two decades facing a number of challenges that it is still far from overcoming. While the balance sheet of the continental organization is far from being as gloomy as some critics would have us believe, it is nonetheless true that it is still a long way from the aspirations it set itself at the time of its creation. Today, it faces a number of imperfections that unable to perform as expected, and justify the criticism it is often subjected to. This article first describes the fundamentals and aspirations that the African Union set itself at the time of its creation, and then analyzes its structural and leadership problems.   The Objectives of the AU When it was created, the African Union set itself a number of missions, both political and economic. Most of its objectives relate to security, the sovereignty of its member countries, the continent’s economic integration and the promotion of good governance. In detail, these objectives include – Achieving greater unity and solidarity between African countries and peoples; – Defend the sovereignty, territorial integrity and independence of its member states; – Accelerate the political and socio-economic integration of the continent; – Promote and defend common African positions on issues of interest to the continent and its peoples; – Encourage international cooperation – Promote peace, security and stability on the continent; – Promote democratic principles and institutions, popular participation and good governance; – Promote and protect human and peoples’ rights in accordance with the African Charter on Human and Peoples’ Rights and other relevant human rights instruments. But given these objectives, the African Union has struggled to live up to expectations. The organization faces a number of challenges which it is unable to overcome, and which at times undermine its credibility. In particular, there is a lack of willingness on the part of member states to relinquish part of their sovereignty so that the decisions the African Union is supposed to take to optimize its efficiency and ensure its objectives can be effective. Structural Problems According to academics Ueli Staeger and Babatunde Fagbayibo, “the AU was created in 2002 to replace the Organization of African Unity (OAU). Its institutions include the AU Commission, the Pan-African Parliament and the African Court on Human and Peoples’ Rights, but the real power lies with the Assembly, made up of Heads of State and Government”. They add: “the Assembly has refused to transfer significant powers to any of the AU organs. For example, the Pan-African Parliament has no binding legislative powers. Nor can the AU Commission compel member states to comply with AU rules. Most member states refuse to comply with the decisions of the Court of Human Rights”. This phenomenon is undoubtedly one of the Organization’s major concerns. Because of the way it is structured, it has difficulty in asserting its authority and imposing itself on member states. In fact, the African Union has no means of exercising supranational powers binding on member states. This imperfection, linked above all to the hegemony of the Heads of State within the Union’s organizational chart and which undermines the Organization’s performance, is at the root of several criticisms. “The critics are to be found in African opinion itself. That’s where the critics are pretty harsh on the AU. They say, for example, that it’s a ‘union of heads of state’ that protects each other,” points out journalist Seidik Abba, who explains, on the other hand, that “this is perfectly normal. If you ask Romanians or other Europeans what they think of the European Union, you’re likely to hear the same criticisms”. The weakness of bodies such as the Parliament and the Commission prevents the organization from being as effective as it should be, and as long as the member states (the Conference of Heads of State and Government in this case) do not relinquish some of their sovereignty to guarantee the Union’s decision-making legitimacy, it will remain incapable of taking relevant decisions and, above all, having them implemented. At the last AU summit, Commission Chairman Moussa Faki Muhammad criticized the unwillingness of member states to abide by African Union decisions. “Over the last three years, 2021, 2022 and 2023, 93% of African Union decisions have not been implemented,” he said. Lack of Leadership and Weakness in Conflict Resolution If there is one major challenge that remains the backbone of the African Union, it is the conflicts and security crises that plague the continent and over which the organization shows little authority. Firstly, there is the terrorism that has plagued the Sahel for over 10 years, as well as Mozambique and the east of the continent, notably Somalia. Despite the efforts made, armed terrorist groups continue to gain ground, notably Daesh and Al Qaeda. Then there are the intra-state conflicts and wars in Libya, and especially in Sudan, where over 15,000 people have been killed in the past year in a war between the Rapid Intervention Forces and the army; there’s the question of the Western Sahara, which is also a source of diplomatic crises between Rabat and Algiers; but above all there’s eastern DR Congo, where civilians are often massacred in the conflict between the M23 rebel group and the Kinshasa government. A number of reports have pointed to Rwanda’s support for the M23, in particular for Kigali’s stranglehold on some of the country’s wealth. While the conflict has been raging since 2022, the African Union is still unable to put effective peacekeeping forces on the ground or to sanction Rwanda to dissuade it from its support for the M23. In its report on the 37th summit of AU Heads of State, the Institute for Security Studies (ISS) made the same comments on the organization’s weakness and ineffectiveness: “The summit failed to give decisive direction to crisis management. Africa is therefore wondering when the DRC, Sudan and the Sahel will finally be taken into consideration by African heads of state and government, and on what issues the AU Conference should focus its attention, when interests differ. For many Africans, the increasingly obvious absence of strong leadership in crisis management seems to indicate a certain weariness or waning in the quest for stability with regard to the ideal of ‘The Africa We Want'”.   The promotion of economic and political integration that Africans expect from the African Union is far from complete. There has certainly been progress since the birth of the Union, notably in providing a framework for policy exchange and harmonization that can be further optimized. In conflict zones such as Somalia, or in the context of stability in Guinea-Bissau, the AU has managed to be effective. It has also strengthened the legitimacy and assertiveness of sub-regional organizations. As Seidik Abba maintains, “some things can be criticized, and there can be frustration over certain issues. But we must also point out the improvements, the progress and the advances, and I think that the African Union is a framework that we must keep, because it enables us to have common positions”.
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

Les Problèmes Structurels et les Faiblesses de L’Union Africaine

Née des vestiges de l’Organisation de l’Unité Africaine (OUA) en 2002, l’Union Africaine a traversé deux décennies où elle a dû se confronter à plusieurs défis qu’elle est encore loin d’avoir relevé. Si le bilan de l’organisation continentale est loin d’être aussi sombre que laisseraient penser certaines critiques, il n’en demeure pas moins vrai qu’elle est encore loin des aspirations qu’elle s’est fixée lors de sa création. Aujourd’hui, elle fait face à diverses imperfections qui en empêchent les performances attendues et qui justifient les critiques dont elle fait souvent l’objet. Cet article décrit d’abord les fondamentaux et aspirations que s’était fixée l’Union Africaine lors de sa création et analyse ensuite ses problèmes structurels et de leadership.   Les Objectifs de L’UA A sa création, l’Union Africaine s’est fixée plusieurs missions d’ordre politique mais aussi économique. La majeure partie de ses objectifs portent sur la sécurité, la souveraineté de ses pays membres, l’intégration économique du continent et la promotion de la bonne gouvernance. De manière détaillée, on pourrait citer parmi ces objectifs : –        Réaliser une plus grande unité et solidarité entre les pays africains et entre les peuples d’Afrique; –        Défendre la souveraineté, l’intégrité territoriale et l’indépendance de ses États membres; –        Accélérer l’intégration politique et socio-économique du continent; –        Promouvoir et défendre des positions africaines communes sur les questions d’intérêt pour le continent et ses peuples; –        Encourager la coopération internationale –        Promouvoir la paix, la sécurité et la stabilité sur le continent; –        Promouvoir les principes et institutions démocratiques, la participation populaire et la bonne gouvernance; –        Promouvoir et protéger les droits de l’homme et des peuples conformément à la Charte africaine des droits de l’homme et des peuples et aux autres instruments pertinents relatifs aux droits de l’homme. Mais au vu de ces objectifs, l’Union Africaine a eu du mal à se mettre à la hauteur des attentes. L’organisation est soumise à plusieurs défis qu’elle ne parvient pas à relever et qui portent atteinte des fois, à sa crédibilité. Il y a notamment un manque de volonté des Etats membres à renoncer à une partie de leur souveraineté pour que les décisions que l’Union Africaine est censée prendre pour optimiser son efficacité et assurer ses objectifs puissent être effectives. Les Problèmes Structurels Selon les universitaires Ueli Staeger et Babatunde Fagbayibo, “l’UA a été créée en 2002 pour remplacer l’Organisation de l’unité africaine (OUA). Ses institutions comprennent entre autres la Commission de l’UA, le Parlement panafricain et la Cour africaine des droits de l’homme et des peuples, mais le pouvoir réel est entre les mains de la Conférence, composée des chefs d’État et de gouvernement”. Ils ajoutent : “la Conférence a refusé de transférer des pouvoirs significatifs à l’un des organes de l’UA. Par exemple, le Parlement panafricain n’exerce aucun pouvoir législatif contraignant. La Commission de l’UA ne peut pas non plus contraindre les États membres à se conformer aux règles de l’UA. La plupart des États membres refusent de se conformer aux décisions de la Cour des droits de l’homme”. Ce phénomène est sans doute l’un des soucis majeurs de l’Organisation. Elle a du mal, de par sa structuration, à faire montre de son autorité et à s’imposer aux Etats membres. En fait, l’Union Africaine n’a aucun moyen d’exercer des pouvoirs supranationaux contraignants aux Etats membres. Cette imperfection liée surtout à l’hégémonie des Chefs d’Etats au sein de l’organigramme de l’Union et qui plombe les performances de l’Organisation, est à la base de plusieurs critiques. “Les critiques, vous les trouvez dans l’opinion africaine elle-même. C’est là que les critiques sont assez sévères vis-à-vis de l’UA. On dit par exemple que c’est un “syndicat de chefs d’États” qui protège les uns et les autres,” a souligné le journaliste Seidik Abba, qui explique en revanche, que “c’est tout à fait normal. Si vous demandez aux Roumains ou à d’autres Européens ce qu’ils pensent de l’Union européenne, vous risquez d’entendre les mêmes critiques”. La faiblesse des organes comme le Parlement ou la Commission empêche l’organisation d’avoir l’efficacité attendue et tant que les Etats-membres (la Conférence de Chefs d’Etats et de gouvernement en l’occurrence) ne renonceront pas à une partie de leur souveraineté pour garantir une légitimité de décision à l’Union, elle restera incapable de prendre des décisions pertinentes et de les faire exécuter surtout. Lors du dernier sommet de l’UA, le Président de la Commission, Moussa Faki Muhammad, a notamment fustigé le manque de volonté des Etats membres dans le respect des décisions de l’Union Africaine. “Au cours des trois dernières années, 2021, 2022 et 2023, 93 % des décisions de l’Union africaine n’ont pas été mises en œuvre”, avait-il lâché. Manque de Leadership et Faiblesse Dans la Résolution des Conflits S’il y a un défi majeur qui reste l’épine dorsale de l’Union Africaine, c’est bien les conflits et crises sécuritaires qui plombent le continent et sur lesquelles l’organisation montre peu d’autorité. D’abord, il y a le terrorisme qui frappe le Sahel depuis plus de 10 ans, ainsi que le Mozambique, et l’Est du continent et notamment la Somalie. Malgré les efforts consentis, les groupes armées terroristes continuent de gagner du terrain avec notamment Daesh et Al Qaeda. Ensuite, il y a les conflits et guerre intra-Etats comme en Libye, au Soudan surtout où plus de 15000 personnes ont été tuées depuis un an dans une guerre opposant les Forces d’Intervention Rapide et l’armée ; il y a la question du Sahara Occidental qui est aussi source de crises diplomatiques entre Rabat et Alger ; mais il y a surtout l’Est de la RD Congo où des civiles sont souvent massacrés dans le conflit qui oppose le groupe rebelle du M23 au gouvernement de Kinshasa. Plusieurs rapports ont indexé le soutien du Rwanda au M23, notamment pour la mainmise sur une partie des richesses congolaises par Kigali. Alors que le conflit s’est ravivé depuis 2022, l’Union Africaine est encore incapable d’avoir des forces d’interposition efficaces sur le terrain et de sanctionner le Rwanda pour le dissuader de son soutien au M23. Dans son rapport sur le 37e sommet des Chefs d’Etat de l’UA, l’Institut d’Etudes de Sécurité (ISS) expliquait ces mêmes remarques sur la faiblesse et l’inefficacité de l’organisation : “Le sommet n’est pas parvenu à donner une orientation décisive à la gestion des crises. L’Afrique se demande donc quand la RDC, le Soudan et le Sahel seront enfin pris en considération par des chefs d’État et de gouvernement africains et sur quels enjeux l’attention de la Conférence de l’UA devrait porter, alors que les intérêts diffèrent. Pour beaucoup d’Africains, l’absence de plus en plus patente d’un leadership fort dans la gestion des crises semble indiquer une certaine lassitude ou un fléchissement dans la quête de stabilité au regard de l’idéal de ‘L’Afrique que nous voulons’”.   La promotion de l’intégration économique et politique que les africains attendent de l’Union Africaine est loin d’être achevée. Il y a certes eu des progrès depuis la naissance de l’Union, notamment en offrant un cadre d’échange et d’harmonisation des politiques qui peut être plus optimisé. Dans les zones de conflit comme en Somalie ou dans le cadre de la stabilité en Guinée Bissau, l’UA est parvenue à être efficace. Elle a aussi renforcé la légitimité et l’affirmation des organisations sous-régionales. Comme le soutient Seidik Abba, « certaines choses sont critiquables, il peut y avoir de la frustration sur certains dossiers. Mais il faut aussi signaler les améliorations, les progrès et les avancées et je pense que l’Union africaine est un cadre qu’il faut garder parce que ça permet d’avoir des positions communes ». Sources  https://information.tv5monde.com/afrique/quel-bilan-pour-lunion-africaine-20-ans-apres-sa-creation-826361 https://theconversation.com/lua-est-faible-parce-que-ses-membres-le-veulent-ainsi-des-experts-appellent-a-un-renforcement-de-ses-pouvoirs-225210 https://issafrica.org/pscreport/psc-insights/37e-sommet-de-l-ua-peu-d-avancees-sur-beaucoup-de-dossiers https://au.int/fr/appercu#:~:text=d%C3%A9fendre%20la%20souverainet%C3%A9%2C%20l’int%C3%A9grit%C3%A9,Encourage%20international%20cooperation
Alioune Aboutalib Lô on
Afrika

Senegal’de Protestolar Sürüyor

Senegal uzun süredir Batı Afrika’nın sağlam demokrasilerinden biri olarak gösteriliyordu. Bunun yanında ekonomik büyüme olarak da bölgenin başat aktörlerinden biri. Bir süredir ise ülkedeki olaylar tüm bu olumlu göstergelerin önüne geçmiş durumda. Halkın sokaklara döküldüğü protestolarda can kayıpları artıyor. Senegal Hükümeti geçtiğimiz cumartesi günü yaptığı açıklamada, Senegal polisi ile muhalefet lideri Ousmane Sonko’nun destekçileri arasında günlerdir süren çatışmalarda ölenlerin sayısının ikisi güvenlik görevlisi olmak üzere 15’e yükseldiğini söyledi. Polisin göz yaşartıcı gaz atması ve hükümetin tanklarla askeri sevk etmesi üzerine göstericilerin taş atması, araba yakması ve süpermarketlere zarar vermesiyle çatışmalar şehrin bazı bölgelerinde devam etti. Olayların sebebi ne? Muhalif Ousmane Sonko’nun ceza alarak 2024 Şubat ayındaki başkanlık seçimlerine katılmayacak duruma gelmesiyle başlayan olaylar büyüyor. Sonko’nun kendisi ve destekçileri bunun kendisini siyasetten uzak tutmak için bir tür oyun olduğunu iddia ediyor. Tansiyonun yükselmesinin bir diğer nedeni de Senegal halkının aylardır Cumhurbaşkanı Macky Sall’in gelecek yıl yapılacak seçimlerde üçüncü dönem için aday olup olmayacağını netlik kazanmaması. Muhalifleri bunun anayasaya aykırı olacağını söylüyor. Dolayısıyla Senegal’in pek çok şehrinde meydana gelen olayların iki sebepten kaynaklandığını söyleyebiliriz. Sonko’nun mahkumiyeti ve Sall’ın üçüncü dönem adaylığı. Sonko kim? Sonko, 2014 yılında kurulan PASTEF-Les Patriotes “Etik, Çalışma ve Kardeşlik için Senegal Yurtseverleri” adlı siyasi partinin başkanıdır. Aynı zamanda Ulusal Meclis’teki NDAWI ASKAN WI / People’s Alternative koalisyonunun seçilmiş milletvekilidir. 2016 yılında vergi müfettişi iken yolsuzlukları ihbar etmiştir. Senegalli elitlerin 50 milyon dolarlık bir maden kumu işleme tesisi ve offshore vergi cennetleri gibi yolsuzluk uygulamalarını ifşa etti. Aktivizminin bir sonucu olarak işine son verildi. 2017 yılında yayınlanan Pétrole et gaz au Sénégal kitabının yazarı aynı zamanda. Kitap, Petro-Tim olayı skandallarını anlatmaktadır. 2018 yılında “Çözümler” başlıklı ikinci bir kitap yazmıştır. Sonko, Senegal’deki 2019 seçimlerinde cumhurbaşkanlığına adaylığını koydu ve kaybetti. Bugün halen CFA kullanan Senegal’in bu para birimini yerel bir para birimiyle değiştirmesini istiyor. 3 Mart 2021’de Cheikh Anta Diop Üniversitesi yakınlarında tutuklandı ve kamu düzenini bozmakla suçlandı. Senegal’in 2019 başkanlık seçimlerinde üçüncü oldu ve ülkenin gençleri arasında popüler. Destekçileri, Sonko’nun hukuki sorunlarının hükümetin 2024 başkanlık seçimlerindeki adaylığını engelleme çabasının bir parçası olduğunu savunuyor. Süreç Nasıl Başladı? Sonko geçtiğimiz Perşembe “gençleri yoldan çıkarmaktan” suçlu bulunurken, masaj salonunda çalışan bir kadına tecavüz etmek ve ölüm tehdidinde bulunmak suçlamalarından beraat etti. Dakar’daki duruşmasına katılmayan Sonko iki yıl hapis cezasına çarptırıldı. Avukatı tutuklanması için henüz bir emir çıkarılmadığını söyledi. Suçlamaların öncesine gelirsek, 2021 yılında Sonko, 20 yaşındaki bir kadına tecavüz etmek ve ölüm tehdidinde bulunmak gibi birden fazla suçla itham edildi, her iki suçlamadan da beraat etti. Sonrasında ise “gençleri yoldan çıkarmakla” suçlandı ve hüküm giydiği suçlama da bu oldu. Sonko güvenlik endişeleri nedeniyle duruşmaya katılmadı. Olayların çıkışından bu yana Dakar’daki üniversite kampüsü yağmalandı. Bütün binalar yakıldı ve en az 500 kişi tutuklandı. İnternet giderek daha fazla kısıtlandı ve kısıtlanmaya da devam ediyor. Hükümet ilk olarak WhatsApp, Facebook, Twitter, Instagram ve YouTube dahil olmak üzere sadece sosyal ağlara erişimi engelledi. Dolayısıyla bunlara yalnızca belirli VPN’lerle erişilebiliyordu. Daha sonra birçok VPN engellenmeye başladı. Daha sonra hükümet tüm mobil verileri askıya alarak erişimi daha da kısıtladı. Böylece temel web aramaları ve e-postalar bile yalnızca wifi’ya bağlıyken mümkün oldu. Bunun finansal bir etkisi de var, çünkü pek çok finansal işlem internete dayanan mobil para kullanılarak yapılıyor. Hele ki halkın bir kısmının çatışmaların devam etme olasılığına karşı gıda stoklama talebi canlıyken ödemelerin yapılmaması daha büyük bir sorun olarak dönüyor. Yaşanan bu durumun ekonomi üzerinde önemli bir etkisi olacağı açık. Ancak olayların devam edip etmeyeceğine gelince, bu bağlamda herkesin aklındaki en büyük soru Sonko’ya ne olacağı? Mahkum edilmesine ve güvenlik güçleri tarafından evinde kuşatılmasına rağmen tutuklanmadı. Pek çok kişinin endişelendiği en önemli şey, tutuklanırsa ne olacağı? Sonko’nun yaşadıkları Ugandalı Bobi Wine ile benzer bir çizgide ilerliyor. Uluslararası toplumun cılız sesi Senegal’deki olayları bitirebilecek bir etken değil. Öte yandan Sonko’nun pek çok açıdan anti-emperyalist söylemlerinin olması Fransa’nın konumunu doğrudan etkileyebilir. Afrika Birliği’nin daha aktif olması gereken ancak kimsenin çözümü Afrika Birliği’nden ummadığı bir krizle daha karşı karşıyayız.
Ensar Küçükaltan on
Afrika

Uluslararası İttifaklar Sudan’ı İstikrarsızlaştırıyor

Sudan krizi kapsadığı bölge açısından Gazze ve Ukrayna çatışmaları ile eşit derecede önem arz eden, dış etkenlerle desteklenen bir iç savaştır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki tüm krizlerde aynı cephede görmeye alışık olduğumuz ABD-İsrail-Mısır-S. Arabistan ve BAE ittifakının Sudan’da farklılaşması dikkatle incelenmelidir. El Beşir’e yapılacak darbeyi Müslüman Kardeşlerden kurtuluş yolu olarak görerek destekleyen Suud-BAE ittifakı, darbe sonrasında farklı kutuplara yönelmiştir.

Ensar Küçükaltan on
Afrika

“Doğu’da Türkler Var!”

Bu cümleyi yakın zamanda çok daha fazla duyacağız. Türkiye’nin Afrika politikasındaki en ciddi adımların, diğer küresel oyuncuların pek de beklemediği bir anda atıldığını görüyoruz. Doğu Afrika kıyılarında eşit siyasi ve ekonomik kazancın, insanca yaşamın ve birlikte ileriye doğru yol almanın savunucusu Türkiye, neokolonyal bağlara bir bir makas atıyor. Önce Somali, ardından Cibuti ile yapılan anlaşmalar bölgenin dinamiklerinin hızlıca değiştiğini görmek için yeterli. Afrika Boynuzu krizinde bölgeye sırtını dönmeyen ve uluslararası gündemi de Doğu Afrika’daki güç duruma çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan kuşkusuz bugünkü kazanımların mimarı. Osmanlı sonrası kendi iç politikasındaki krizlerle ve sınır güvenliği hususları ile vakit kaybetmek zorunda kalan bir ülkenin, Afrika ile azalan ve kelimenin tam anlamıyla biten ilişkilerinin yeniden kurulması ve bugün olduğu gibi pek çok bölgede sağlamlaşması süreci hiç kolay değildi. Hele ki geçmişteki sömürü bağları ile çoğu Afrika ülkesini ve kaynaklarını kendine bağlamış eski sömürgeci güçler ile yeni küresel sistemin yükselen bol sermaye sahibi “üçüncü dünyacı müttefikleri” arasından sıyrılıp ciddi bir konum elde etmek belki de en zoruydu. Somali işbirliği, Somali’nin yeniden inşası sürecinde insani yardım ve kalkınma alanlarında başlamış ardından ülkedeki terör sorununa yönelik ortak adımlarla devam etmişti. Bu ortaklık ve karşılıklı kazanca dayanan işbirliği en son meyvesini imzalanan savunma anlaşmasıyla verdi. Bu anlaşmayı bölgedeki mevcut krizlerden bağımsız okumak mümkün değil. Kısa bir süre önce Etiyopya, Somali Federasyonu içerisindeki bir bölge olan Somaliland ile doğrudan bir anlaşma imzalamış ve bunun karşılığında okyanusa erişim imkanı elde etmişti. Bu durum, uzun süredir terör örgütü El-Şebab’a karşı savaşan ve kademeli olarak zafere doğru giden Somali’nin toprak bütünlüğüne ilişkin yeni bir saldırı olarak tanımlandı. Etiyopya açısından 120 milyonu aşan nüfusu ve Eritre’yi kaybettikten sonra deniz erişimini kaybetmesi büyük bir dezavantajdı. Bölgede uzun süredir konuşulan ve Somali’nin büyük tepki gösterdiği, Türk Dışişleri Bakanlığı’nın da Somali’ye destek verdiği anlaşma sonrasında gelen Türkiye-Somali Savunma İşbirliği Anlaşması, tam da bu sebeple daha önemli bir hale geldi. Bugün Somali’ye gittiğinizde, ticaretten hizmet sektörüne kadar Türkiye’nin izinin ne kadar artmış olduğunu görebiliyorsunuz. Mogadişu limanında Türkler var, havaalanını Türkler işletiyor. Türkiye’nin inşaat sektörü Somali’de pek çok bölgeyi inşa ediyor. Böyle bir ortamda bu anlaşma, Afrika’nın pek çok ülkesinde etkisini artıran Türkiye’nin, küresel aktörlerle girdiği güç gösterisinde bir kez daha etkisini göstermesi açısından da önemli. İnsani yardım süreçleri ile başlayan, kalkınma yatırımları ve ticaretle devam eden Türkiye’nin Afrika serüveni, savunma sanayindeki gelişmeler ile birlikte daha büyük bir alanda var olmasını sağladı. Öyle ki Türkiye artık Libya’da sözü önemsenen, Tigray’da savaşı bitirebilen ve Somali’nin terörden kurtulup Körfez’de parlamasının önlenmesi için çalışılan bir dönemde yine etkisi gösteren bir ülke haline geldi. Bunun yanında yeni bir anlaşma haberi de Cibuti’den geldi. Türkiye, Cibuti ile askeri işbirliği anlaşması imzaladı. Cibuti, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’na açılan kapı olması, aynı zamanda topraklarında bulundurduğu askeri üslerle bilinen bir ülke. Fransa, ABD, Japonya, Çin gibi ülkeler Cibuti’ye askeri üs kullanımı için ciddi paralar ödüyor. Türkiye’nin Somali ile komşu konumunda olan Cibuti ile yaptığı yeni anlaşma bölge için çok önemli. Bundan sonrası için ne bekleyebiliriz sorunun cevabına odaklanmak gerekiyor. Birincisi bölge çeşitli gerilimleri içerisinde barındırıyor. Su ve baraj meselesi ile Mısır-Etiyopya krizi, Sudan’daki iç savaş, Etiyopya-Somaliland meselesi ve hatta Somali-Kenya karasuları sınır sorunu, bu bölgenin bitmeyen krizleri olarak öne çıkıyor. Türkiye, pek çok bölgede uyguladığı çok taraflı ve kazan-kazan temalı politikasıyla bölge sorunlarının çözümü hususunda masaya davet edilecek bir ülke olacaktır. Somali’nin yeniden inşası ve uluslararası sisteme entegrasyonu konusunda katkısı devam edecektir. Öte yandan Somali’nin stabil hale gelmesi, çıkarlarına ters düşen bazı Körfez ülkelerine karşı Türkiye bölgede dengeleyici unsur olacaktır. Somali basını üzerinden yapılan haberlere göre anlaşma, Türkiye’nin Somali münhasır ekonomik bölgesinden elde edilen gelirin yüzde 30’unu almasını öngörüyor. Bunun yanında Türkiye, Somali sularında yasadışı balıkçılıkla mücadele hususunda ve Türkiye bu Somali donanmasını inşa edip ve donatacak. Tüm bu adımlar, Türkiye’nin Afrika’daki var oluş modelinde başka ülkelerden farkını göstermesi ve bu model ile birlikte yeni işbirliklerine imza atması sonucunu beraberinde getirecektir.
Ensar Küçükaltan on
Afrika

Afrika’da darbe rüzgârı nereye esecek?

Gabon’da seçim sonrası gelen darbe sebebiyle bölge ülkelerindeki seçimlerin dikkatle takip edilmesi gerekiyor. Bunlar içinde en öncelikli olan da 2024’teki Senegal seçimleri. Gabon ve Gine benzeri üçüncü dönem tartışması kapsamında Başkan Sall ve muhalif Sonko’nun hamleleri uzun süredir demokrasisini oturtmuş gözüken Senegal’de beklenmedik sürprizleri beraberinde getirebilir. Devlet Başkanı’nı cephede kaybeden Çad ve Fransa’nın önemli müttefiklerinden biri olan Fildişi Sahili de izlenecek ülkelerden olmalı. Mali, Burkina Faso, Çad, Sudan ve Nijer’den sonra Gabon’da da darbe ile yönetimin asker tarafından devralınması “Afrika Baharı mı?” sorusunu beraberinde getirdi. Çoğunluğu eski Fransız sömürgelerinde olan bu darbeler gerçekten baharın habercisi mi, yoksa bu yeni dalga başka bağımlılıkların başlayacağı kıyılara mı çıkacak? Bunun cevabını irdelemeden önce Afrika’daki darbe terimi üzerinde biraz durmak gerektiğini düşünüyorum. Nitekim biz ve bizim gibi demokrasinin işlediği ülkelerde demokratik süreçlere her türlü müdahale darbedir ve lanetlenir. Ancak Afrika’da bu olgu, geçmişten beri kimi zaman emperyalist güçlere karşı bağımsızlık savaşı, kimi zaman yolsuz idarecilere karşı halkın isyanı olarak algılanmıştır. Darbe olan yukarıdaki ülkelerde halkın sokaklara dökülerek sevinç çığlıkları atması bu sosyolojik yapı ile beraber okunmalı. Demokrasinin işlediği ülkelerde demokratik süreçlere yapılan tüm müdahaleler darbedir ve lanetlenir. Bazı Afrika ülkelerinde ise bu algı biraz daha farklıdır. Örneğin Mali’deki darbenin lideri Mamady Doumbouya darbeyi meşrulaştırmak için Gana Eski Devlet Başkanı Jerry Rawlings’ten alıntı yaparak “Eğer halk kendi elitleri tarafından ezilirse, halka özgürlüğünü vermek orduya düşer” sözlerini aktarmıştı. Öte yandan Burkina Faso’da darbe yapan ve son dönemde en fazla konuşulan Afrikalılardan biri olan İbrahim Traore, ülkenin efsanevi lideri Sankara’ya benzerliğiyle övülmektedir ki Sankara iktidara darbe ile gelmişti. Dolayısıyla darbe algısı Afrika’nın bazı ülkelerinde farklılık arz etmektedir. Son halka Gabon Darbe serisinin son halkası Gabon oldu. 56 yıllık Bongo ailesi iktidarı, Babası Omar Bongo’dan sonra, Ali Bongo’nun üçüncü kez aday olduğu ve yüzde 64 ile kazandığı seçimin hemen ardından askeri müdahaleyle bitti. Az sayıda subay, başkanlık sarayında kurulan bir televizyon kanalı olan Gabon 24’ten seçimlerin iptal edildiğini ve cumhuriyetin tüm kurumlarının feshedildiğini duyurdu. “Mevcut rejime son vererek barışı savunmaya karar verdik” diyerek sözlerini tamamladılar. Gabon bir zamanlar “Afrika’nın Kuveyt’i” olabilecek potansiyele sahip olarak görülüyordu. Ülkenin büyük bir kısmı ormanlarla kaplı ve bolca yeraltı kaynağa sahip. Çelik üretiminde ve elektrikli araç bataryalarında kullanılan, dünyada en yaygın kullanılan metallerden biri olan yüksek kaliteli manganez cevherinin önemli bir üreticisi. Analistlere göre küresel arzın yaklaşık yüzde 14’ünü oluşturuyor. OPEC üyesi ülke aynı zamanda günde yaklaşık 200.000 varil üretimle Afrika’nın en büyük petrol ihracatçılarından biri. Sınır komşusu Kamerun’dan dört kat daha fazla milli gelire sahip olan ülkede orta sınıfın azlığı, zenginlerle fakirler arasında büyük bir gelir farkını ortaya çıkaran etkenlerden. Bongo ailesinin sadık bir Fransız müttefiki olması darbe sonrasında Fransa’yı tedirgin etse de diğer darbelerde olduğu gibi güçlü bir Fransız karşıtı söylemi görmedik Gabon’da. Darbeler neden eski Fransız sömürgelerinde daha fazla? Bugüne dek Afrika’daki 216 darbe girişiminin 98’i eski Fransız sömürgelerinde meydana geldi. Bunun en önemli sebeplerinden biri, Fransızların farklı sömürü şekli. Bu ülkelerde bağımsızlık sonrasında çoğunlukla kendine bağlı elit kadrolarını iktidara getirmeyi başaran Fransa, yeni egemen devletlere kendinden başka müttefikleri adeta yasaklayarak tüm kontrolü ele aldı ve neokolonyalizm adını verdiğimiz yeni bir bağımlılık süreci başlattı. Bu süreç, ülkelerin tüm kurumlarıyla ve bürokrasiyle Fransa’yla ters düşmeyecek şekilde inşa edilmesini kolaylaştırdı. Bugün Rusya, Çin, Türkiye gibi farklı aktörlerin Afrika’da aktif oldukları alanı genişletmesi, mevcut iktidarlar dışında kalan muhalif seslerin öfkesini Fransa’ya yöneltmesine neden oldu. Örneğin, Mali’den çıkarılan Fransız askerini ülkesi Nijer’e davet eden devrik Başkan Bazoum da Fransa’nın iyi bir dostuydu. Hatta Nijer için Sahel’deki son Fransız müttefiki deniyordu. Bunun da etkisiyle darbe anti-Fransız söylem kazandı. Tüm bunlara uluslararası arenada darbecileri yeteri kadar zorlayacak tepkilerin hayata geçirilememesi de eklenebilir. Nitekim ECOWAS, Afrika Birliği gibi örgütlerin savurduğu tüm tehditler yalnızca ekonomik yaptırımlar düzeyinde kaldı. Üstelik Fransa karşıtı söyleme destek verecek Rusya gibi yeni desteklerin bulunabilirliği, cuntaları cesaretlendiren bir diğer etken. İç sebepler ise genellikle muhalif seslerin kısılarak tek partili yönetim şeklinin benimsenme çabası, yolsuzlukların ayyuka çıkması ve gelir adaletinin sağlanamaması olarak özetlenebilir. Farklı sebepler benzer sonuçlar Mali, Burkina Faso ve Nijer’deki darbeler yoğun bir Fransa karşıtı söylemle yapıldı ve meydanlarda Rus bayrakları sallandı. Gabon’daki koşullar ise daha çok Gine’ye benziyordu. Alpha Conde, Gine’de ülkesinde anayasayı yeniden aday olmasına izin verecek şekilde değiştirdikten sonra üçüncü bir dönem aramıştı. Gabon’da da anayasa pek çok kez değiştirilmiş ve Ali Bongo yeniden aday olmuştu. Senegal’de önümüzdeki sene yapılacak seçimler öncesinde benzer bir süreç yaşandı ve mevcut Başkan Macky Sall’in üçüncü dönem adaylığına karşı protestolar düzenlendi. Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Faustin-Archange Touadéra üçüncü dönem aday olabilmek adına referanduma gitti ve Wagner gölgesinde yapılan oylamanın sonucu yüzde 95 ile evet çıktı. Dolayısıyla anayasal yetkilerin iktidarlar tarafından aşılması, son dönemde Afrika’daki protestoların ve darbelerin sebeplerinden biri haline geldi. Uluslararası tepkiler nasıl farklılaştı? Fransa, Afrika Birliği ve Avrupa Birliği’nden sert kınamalar geldi. Bongo’nun kazandığı iddia edilen seçimde “usulsüzlükler” olduğunu kaydeden AB, Gabon’un sorunlarının “anayasal düzen ve demokrasi” yoluyla çözülmesinde ısrar etti. ABD, Nijer’de yaşanan ve henüz darbe olarak nitelendirmediği darbenin ardından sergilediği temkinli yaklaşıma uygun olarak Gabon’daki askerî harekâtı da darbe olarak nitelendirmekten kaçındı. Ancak Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller, ABD’nin “askeri el koymalara ya da anayasaya aykırı iktidar devirlerine şiddetle karşı çıkmaya” devam ettiğini söyledi. Önemli bir fark, Orta Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu’nun (ECCAS) Batı Afrika’nın bölgesel bloğu ECOWAS’tan daha düşük bir profile sahip olmasıdır. ECCAS Gabon’daki darbeyi kınarken, Nijer’deki darbenin ardından ECOWAS tarafından dillendirilen kadar sert bir tepki vermedi. Küresel güçler tarafından yapılan açıklamaların hiçbiri, ev hapsinde tutulan ve Gabon’un dostlarına “ses çıkarın” çağrısında bulunan Bongo’nun cumhurbaşkanlığına geri dönmesi için özel bir çağrıda bulunmadı. Çin gibi Afrika Birliği de cuntaya sadece Bongo’nun güvenliğini garanti altına alma çağrısında bulundu. Gözden kaçan rekabet Fransa- ABD Son dönemde odaklanılan Rus-Fransız rekabeti, bölgede ve özellikle Gabon’da perde arkasında duran daha büyük bir rekabeti göz ardı etmemize neden oluyor: Fransa ve ABD arasındaki güç mücadelesi. Gabon ordusunda general olan ve Bongo’nun kuzeni Brice Oligui Nguema, cuntanın geçiş hükümetinin başına getirildi. Daha önce Omar Bongo’nın korumalığını yapan Nguema, 2018 yılında, Ali Bongo’yu koruyan seçkin asker birliğinin lideri oldu. Nguema’nın ABD’de mülkler satın aldığına dair spekülasyonlar kendisi tarafından “özel hayat” olması sebebiyle cevapsız bırakıldı. Nguema gazetecilere verdiği demeçte Ali Bongo için, “Üçüncü bir dönem görev yapma hakkı yoktu, anayasa ihlal edildi, seçimin kendisi kusurluydu ve bu yüzden ordu sayfayı çevirmeye karar verdi” açıklamasını yaptı. Darbelerle istikrarsızlık artıyor Sahel bölgesinde terörle mücadele darbelerden sonra kötüye gidiyor. Bölgedeki örgütlerin güvenlik boşluğundan faydalanarak saldırılarını artırması istikrarsızlığı artırıyor. Burkina Faso’da askeri yönetim mücadeleyi daha geniş bir alana yayma planı yapmasına rağmen terör gruplarıyla bağlantılı şiddet eylemleri bir önceki yıla göre yüzde 140 arttı. Öte yandan uluslararası alanda artan ekonomik yaptırımlar darbeyle yüzleşen ülkelerdeki yaşam kalitesini daha da kötüleştiriyor. Nijer’de her 5 kişiden 2’si günlük 2 doların altında geçinirken yaptırımlardan sonra halkın gelirinin düşmeye devam edebileceği tehlikesi dile getiriliyor. Sıra kimde? Son dönemdeki darbelerin bazı özelliklerine bakmakta fayda var. Bu darbelerde çoğunlukla eski Fransız sömürgeleri, uzun süredir iktidarı ellerinde bulunduran liderlerin olduğu ülkeler ve anayasal olarak adaylığında tartışmalar olan iktidar sahiplerinin olduğu ülkelerin profillerini görmekteyiz. Bu kapsamda uzun süreli iktidara odaklanmakta fayda var. Ekvatoral Gine’de Obiang Nguema 1979, Kamerun’da Paul Biya 1982, Uganda’da Museveni 1986, Eritre’de Afewerki 1993, Kongo’da Sassou-Nguesso 1997, Cibuti’de Guelleh, 1999, Ruanda’da Kagame 2000 ve Togo’da Gnassingbé, 2005’ten beri iktidardalar. Togo ve Kamerun, bulundukları bölge hasebiyle siyasi meselelerin hassasiyetle izlenmesi gereken ülkeler. Öte yandan Museveni’ye karşı Bobi Wine’ın muhalefeti çok kez engellendi ancak Wine hala sivri diliyle meydanlarda. Gabon’da seçim sonrası gelen darbe sebebiyle bölge ülkelerindeki seçimlerin de dikkatle takip edilmesi gerekiyor. Bunlar içinde en öncelikli olan da 2024’teki Senegal seçimleri. Gabon ve Gine benzeri üçüncü dönem tartışması kapsamında Başkan Sall ve muhalif Sonko’nun hamleleri uzun süredir demokrasisini oturtmuş gözüken Senegal’de beklenmedik sürprizleri beraberinde getirebilir. Devlet Başkanı’nı cephede kaybeden Çad ve Fransa’nın önemli müttefiklerinden biri olan Fildişi Sahili de izlenecek ülkelerden olmalı. Dr. Ensar Küçükaltan
Ensar Küçükaltan on
Afrika

Ambazonya’ya Giden Yol: Kamerun’daki Dil Krizi

1. Giriş Afrika kıtası, çoğunlukla yapılan yanlış çıkarımların aksine, bir milyarı aşan nüfusu ile homojen bir yapıya sahip değildir. Böylesine büyük bir nüfusu ve kültürel farklılığı içerisinde bulunduran bir kıta ile ilgili olarak genellemeler üzerinden yapılan çıkarımların isabetli olması mümkün değildir. Kuzeyindeki baskın Arap nüfusu, güneyindeki farklı kültür, batı ve doğusunda benzer olarak görülen fakat farklılıklar barındıran sömürü geçmişi gibi unsuların hesaba katılmadığı genellemeler ile tek bir Afrika imajı oluşturulmaktadır. Bu yöntemle yapılan okumalar, bağımsızlıklarını kazanan ülkeler arasında gerilime, çatışmaya ve hatta savaşa yol açan farklılıkları anlamlandıramamaktadır. Afrika ülkeleri arasındaki çatışmaların sebeplerine baktığımızda en başta gelen sebebin sınır anlaşmazlıkları olduğunu görmekteyiz. Kıtanın sömürü güçleri, bazı bölgelerde karşı karşıya kaldıkları güçlü direniş hareketleri, bazı bölgelerdeki sömürü maliyetinin hazinelere oluşturduğu yük ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş döneminin de dinamikleri sebebiyle sömürdükleri bölgelerden çıkmak zorunda kalmışlardır. Bu geri çekilişin etkileri ile çizilen çoğu sınırın, demografik ve sosyolojik şartlar göz önüne alınmadan oluşturulması bu çatışmaların ana etkeni olmuştur. Öyle ki bugün bazı bölgelerde aynı kabileye mensup insanların farklı ülkelerde yaşadığını ve onları ayıran tek şeyin ülke sınırları olduğu görülmektedir. Sınır anlaşmazlıklarının maddi sebepleri olduğu gibi manevi sebepleri de bulunmaktadır. Maddi sebepler çoğunlukla Afrika’nın pek çok bölgesinin yer altı zenginlikler ile donanmış olmasının yol açtığı paylaşım kavgalarıdır. Bunun dışında yine maddi getiriye etki eden deniz sahanlığı anlaşmazlıkları da bulunmaktadır. Manevi sebepleri ise en geniş anlamda kimlik çatışmaları olarak sınıflandırılabilir. Kimlik çatışmalarının maddi sebeplerden tamamıyla ayrı olduğunu iddia etmek doğru olmaz. İç ve dış kimlik krizleri genellikle Nijerya, Orta Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerde din, Etiyopya, Ruanda gibi ülkelerde etnisite, Kamerun’da ise dil üzerinden olmuştur. Elbette bu krizlerin hepsini besleyen başka nedenler ve güçlendiren farklı dallar da bulunmaktadır. Örneğin Somali’deki terör saldırılarını yalnızca dinin farklı yorumu üzerinden okumak yanlıştır. Bulunduğu konumda istikrarlı bir yapıya kavuşan bir Somali’nin körfezde hangi konuma geleceğine bakıldığında iç içe geçmiş sebepler bir arada görülebilir. Kamerun’daki problem de benzer şekilde dil üzerinden başlayan ve benzer etnik grupların farklı batı dilleri üzerinden nasıl farklılaştığını gösteren ilginç bir durumdur. Öncelikle Afrika’nın pek çok ülkesinde yerel dillerin sayısının yirmiden fazla olduğunu belirtmek gerekir. Bu sayının kıta genelinde iki bin civarında olduğu tahmin edilmektedir (Bamgbose, 1991). Dil yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir kimlik oluşumu aracıdır. Bir ülkede dil, topluluk üyelerinin karşılıklı ilişkilerinde en önemli etken olduğu için ulusal yaşamın her alanına nüfuz eder; ulusun varlığını sürdürmesi ve ilerlemesi için bir kimlik haline dönüşür. İletişimsel işlevinin yanı sıra dil, ulusun kültürü, dini faaliyetleri, idari ve yasal sistemleri, siyasi ve coğrafi yapılanmasıyla da yakından bağlantılıdır (Opeibi, 2012: 272). Kamerun özelinde bakıldığında iki yüz farklı dilin konuşulduğu bir coğrafyada dil ile ilgili anlaşmazlıkların olabilme ihtimalinin düşük olmadığı açıktır. Hatta bu kadar fazla dilin konuşulduğu bir ülkede ortak dilin ne olması gerektiği, ortak dil üzerinden nasıl bir ulus kimliği oluşturulabileceği gibi sorular da akla gelmektedir. Kamerun’un bir kısmında yaşanan kimlik krizi de tam bu sorularla ilgilidir. Fransızca’nın baskın dil olarak kabul edildiği ülkenin bir kısmı Fransızca bilmemekte, kendini bu dil ile tanımlayamamakta ve son gelinen süreçte dil üzerinden sağlanamayan aidiyet duygusu sebebiyle bağımsızlık talep etmektedir. Bugün daha fazla gündeme gelen bu problemin kaynağı aslında daha eskiye dayanmaktadır. Sorunun kaynağının daha iyi anlaşılması adına bölgenin bağımsızlık öncesi ve sonrası dönemde hangi süreçlerden geçtiğine odaklanmak gerekmektedir. 2. Kimlik Krizinin Başlangıcı Batı Afrika kültürel açıdan zengin olduğu kadar yer altı kaynakları yönünden de zengin bir bölgedir. Bu zenginlik bölge halkı için değil, bölgeyi işgal eden güçler açısından bir refah aracı olmuştur. Farklı devletlerin sömürü süreci, bölgede yalnızca maddi kayıp değil, aynı zamanda insani bir dram da bırakmıştır. Bir Alman sömürgesi olan Kamerun, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanların yenilgisiyle beraber İngilizlerle Fransızlar arasında paylaşılmıştır. Berlin Konferansı’ndan beri (1884) Almanlar tarafından yönetilen bölgenin diğer iki güce devri sonrasında bazı anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. 1919 yılında Kamerun, Fransız ve İngiliz yönetimlerince idare edilecek şekilde ikiye bölünmüştür. Almanların idare ettiği bölgelerin çoğunluğunu Fransızlar almış, İngilizler de geri kalan ve bölgeleri ve Nijerya’dan bazı yerleri kontrolü altına almıştır. Kuzey Kamerun olarak adlandırılan bölge Fransızların iken, Güney Kamerun ise İngilizlerde kalmıştır. İki bölge de altmışların öncesindeki bağımsızlık rüzgarıyla beraber bağımsızlık sürecine girmiş, Fransızların kontrolündeki Kuzey Kamerun 1960 yılında bağımsızlığını almıştır. Güney Kamerun da bir yıl sonra ona katılarak (Le Republique du Cameroun) bağımsız olmuştur. 1961 yılında düzenlenen Foumban Konferansı birleşmenin temellerinin tartışıldığı konferanstır. Güney Kamerun, 17-21 Temmuz 1961’deki Foumban Anayasa Konferansı’na, Britanya önderliğinde ve BM garantisi altında katılmıştır. Foumban’daki delegeler, Kamerun Federal Cumhuriyeti için Kamerun Cumhuriyeti sloganını, milli marşını ve bayrağını kabul ettiler (Madde 1, 1961). 1972 yılına kadar olan süreçte Anglofonların vaat edilen çeşitli haklarından yararlanamadıkları görülmektedir. 20 Mayıs 1972’de yeni bir anayasa kabul edilerek federal yapıdan üniter devlete geçilmesi kararlaştırılmıştır. Federal Kamerun Cumhuriyeti’nin adı Birleşik Kamerun Cumhuriyeti halini almıştır. Anglofon bölgedeki itirazların gölgesindeki gelişmeler 1984’teki anayasa değişikliğini getirmiştir. Bugün (2021) hala ülkenin başındaki Paul Biya liderliğinde yapılan anayasa değişikliği ile birlikte Birleşik Kamerun Cumhuriyeti ismi de yerini Kamerun Cumhuriyeti’ne bırakmıştır. Simgesel bir değişiklikten öte olan bayrak değişikliği ise ülkenin bulunduğu durumu ve bundan sonrasında gelişecek inkar politikasına dair fikir vermektedir. Biya değişiklik sonrası şu açıklamayı yapmıştır: “Federal cumhuriyetten birleşik cumhuriyete, ondan da sonunda Kamerun Cumhuriyeti’ne geçiş Kamerun devletinin sömürgecilerin sebep olduğu ve çeyrek asırdır süren siyasi sorunu çözme yönündeki arzusunu göstermektedir” (Awasom, 2020: 17). Bağımsızlık, federal devlet ve üniter devlete dönüş süreçlerine bakıldığında ulus olmak için gerekli olan ortak paydanın oluşturulamadığı görülmektedir. On bölgeye ayrılan ülkenin İngilizce konuşan iki bölgesi, bugünkü nüfus üzerinden hesaplandığında yaklaşık sekiz milyon insan, kendini bu ulus harmonisi içerisinde görememektedir. Bağımsızlıklar sonrasında pek çok ülkenin merkezi üniter sistem üzerinden yeni bir siyasi, eknomik ve sosyal politika tercihi yaptığını görmekteyiz. Kamerun da benzer şekilde merkezin güçlendirildiği bir yapıyla kurulmuştur. Aslına bakılırsa yeni kurulan yapı, bir elitler ittifakı olarak değerlendirilebilir. Çoğu Afrika ülkesinde etnisiteye dayalı kabileciliğin önemi göz önüne alındığında bu sürecin başka ülkelerle benzer izler taşıdığı söylenebilir. Ülkenin ilk başkanı Ahidjo’nun kurguladığı sistemdeki elitler, yaknızca siyasiler ve iş adamları değil, aynı zamanda bölgesel anlamda güçlü kabile şefleridir. Böylece hem ulusal hem de bölgesel düzeyde bir elit koalisyonu oluşturulduğu söylenebilir. Elitler koalisyonuna dayanan bu sistem, farklı etnik grupların temsil edilmesinin zorunlu olduğu bir bölgede ulus kimliğinin daha kolay yerleşmesi ve merkezi yönetimin daha güçlü kalması adına kabul edilebilir olabilir. Ahidjo’nun sisteminde üç farklı etnik kimliğin temsili görmekteyiz. Bunlardan ilki, Ahidjo’nun kimliğinin de temsil edildiği Fulbe etnik grubudur. Müslümanlardan oluşan bu grup Garoua bölgesini kontrol etmektedir. İkinci grup, Hristiyan bir etnik kimlik olan Betilerdir. Kamerun’un güneydindeki Frankofonlardan oluşan bu grup, Fulbelerle koalisyon halinde ülke yönetiminde etkili poziyona gelmişlerdir. Üçüncü grup ise, bugün Kamerun’un batı bölümünde yaşayan Bamilekelerdir (Warnier, 1993). Sistemin sunduğu bir avantaj olarak bu grupların temsilcileri, başkana itaatleri düzeyinde tüm ayrıcalıklardan yararlanmışlardır. Devlet kaynaklarına erişim, geri ödenmeyecek banka kredileri, geri kalan Kamerunluların kazançları ile karşılaştırıldığında şişirilmiş maaşlar, ücretsiz evler gibi pek çok imkan, oluşturulan bir rant monopolisi dahilinde kullanılmıştır (Konings & Nyamnjoh, 2003: 5). 1982 yılına gelindiğinde Ahidjo’nun koltuğunu Paul Biya devraldığında kendisi de bir Beti olduğu için bu grubun daha etkin bir hale geldiği söylenebilir. Başkanın değişmesinin haricinde, ülkenin içine düştüğü ekonomik çıkmaz da bağımsızlıktan beri süregelen elit koalisyonuna zarar vermiştir. Tüm bu denge içerisinde Anglofon bölgelerinde, Anglofon kimliği ile var olmak isteyen kesimler, Biya’nın iktidarının ilk yıllarında verilen reform sözleri ile umutlanmış ancak çatırdayan koalisyonun içinde bulunduğu krizin çözümü daha fazla merkezileşme olmuştur. Merkezileşme oranı yükseldikçe ülkenin İngilizce konuşan kısmı ile merkez arasındaki sorunlar da artmıştır. Beti hakimiyetinin meydana getirdiği rahatsızlığın da etkisiyle oluşan siyasi çalkantı ikliminde, Frankofonların çoğunluğunun gözünde ikinci sınıf vatandaş muamelesi ile karşı karşıya kalan Anglofonların da haklarını savunmak adına Sosyal Demokrat Cephe kurulmuştur (Konings, 2004: 3). Partinin kurucusu John Fru Ndi, 26 Mayıs 1990’da, Martin Luther King’in meşhur “I have a dream!” konuşmasını yaptığı günde Bamenda’daki Ntarikon Park’ta kısa bir konuşma yapmıştır: “Bugün Kamerun için demokrasi mücadelesinin en önemli günü. Demokrasi halka hiçbir zaman altın tabakta verilmedi. Kamerun toplumunu, insanları özgür olmaktan mahrum eden veya özgürce düşünmeye cüret ettikleri için cezalandıran bir sistemden kurtarmayı hedeflerimizden biri olarak belirledik, barışçıl ve özgürce bir araya gelin. Sizi ayağa kalkmaya ve demokratik idealimizi paylaşanlar arasında olmaya çağırıyoruz. Özgür doğmuş vatandaşlar olarak, giydiğiniz düz ceketten başka kaybedecek bir şeyiniz yok.” (Gwellem, 1996: 12). Konuşmanın ardından çıkan çatışmalarda yirmi altı kişi hayatını kaybetmiştir. Anglofonların gösterileri, iktidar partisi tarafından Kamerun’da Nijerya propagandası olmakla suçlanmıştır. (Konings, 2004: 3). Parti ilerleyen süreçte Frankofon üyelerden de destek almış ancak yönetim kadrosu üzerinde oluşan Anglofon ve Frankofonlar arasında taraf olma zorunluluğu sebebiyle bazı noktalarda iktidarın gerisinde kalmıştır. 1992 seçimlerindeki iyi performans, çoğu destekçisinin hile ile iktidar fırsatlarının ellerinden alındığını düşünmesine neden olmuştur. Tüm bu siyasi hamleler, iktidar kanadında gerekli dönüşümü gerçekleştirememiştir. Muhalif kanadın eleştirileri o dönemde Biya yönetimi tarafından dikkate alınsaydı, ulusal kimlik krizinin çözümü için önemli bir mesafe katedilebilirdi. Abiem a Tchoy, sorunun kaynağını altı madde üzerinden açıklamaktadır. Ona göre problemler merkezi devlet, karar alma merkezlerinin Anglofonlara uzak olan Yaounde’ye taşınması, taahhütlere uyulmaması ile kültürel ve geleneksel yetki alanlarının ihlali, gerçekleştirilmesi mümkün olmayan vaatler, ülke isminin değişimi ve kamuda iki dilli sisteme gösterilmeyen saygıdır (Okereke, 2018: 8). Tüm bu sebepler Kamerun devleti tarafından kabul edilmemektir. Devlet aklına göre Anglofon krizinin temel sebebi sömürgecilerin oluşturduğu düzenin bugüne sirayet etmesidir. Bu bakış açısı dahilinde İngilizce konuşan halkın doğrudan devlet karşıtı olarak sınıflandırılması oldukça kolaylaşmaktadır. Sorunun oluşum sürecinde, Fransızların Frankofon Kamerun için verdiği destek bağımsızlık sonrasında da sürmüştür. 3. Şiddet Olaylarının Başlaması Günümüzde toplumsal olayların birçoğu yazılı veya görsel medyadan önce sosyal medyada yer almaktadır. Aslına bakılırsa, Kamerun’daki krize dair görüntüler de haber ajanslarında zaman zaman yer bulmuştur. Ancak bu konuda en fazla ses getiren materyal, Twitter’da dolaşıma giren ve yayılan, bir anne ile bebeğinin asker üniforması giyen bir grup tarafından silahla vurularak katledilmesi olmuştur. Görüntüler hala erişilebilir olmakla beraber, yetkililer tarafından önce yalanlanmıştır. Sonrasında ise orduyu Boko Haram ile mücadelesinde güçsüz hale getirmek için planlı yapıldığı iddia edilmiştir. 2018 yılında Uluslararası Af Örgütü, iki tarafın da yaptığı eylemlerin sivillere verdiği zarar konusunda bir rapor yayınlamış ve en az dört yüz sivilin katledildiği bilgisini vermiştir (Amnesty International, 2017). 9 Mayıs 2015 tarihinde avukatlar, ülkenin içinde bulunduğu sorunu dile getirmek adına devlet başkanı Biya’ya uyarı göndermiştir. Mektup cevapsız kalmış ve bir yıl sonra bu kez Beua’da ikinci bir konferans için toplanmış ve taleplerini tekrar dile getirmişlerdir. 2016 yılının sonunda aktivist avukat Felix Agbor Balla öncülüğündeki Kamerun Anglofon Sivil Toplum Konsorsiyumu taleplerini maddeler halinde açıklamıştır. Yaounde’nin müdahaleci eğiliminin ve marjinalleşmenin önlenmesi çağırısı yapılmıştır. Özellikle kamu işlerinin geleceği adına iki devletli federasyona dönüş istenmiştir ki bu 1961 yılındaki plana dönüş anlamına gelmektedir. Bununla bağlantılı olarak Anglofon Kamerun’un hukuk ve eğitim sistemlerinin korunması istenmiştir. Protestolar sırasında tutuklanan yüz kadar kişinin serbest bırakılması bir diğer taleptir. Konsorsiyumun son talebi de Anglofon Kamerun’daki internet sorununun bir an önce düzeltilmesidir (Tchoyi, 2017). Özellikle son talep, neredeyse her toplumsal olayda, seçim sonrası protestolarında pek çok Afrika ülkesinin internet kısıtlaması ile birlikte düşünüldüğünde, bölgedeki çatışmaların sosyal medyaya yansımaması adına alınmış bir karara itiraz olarak değerlendirilebilir. Böyle bir talebin gündemde olmasının, olaylara dair yapılan çift taraflı açıklamaların şeffaflığının sağlanması adına önemli olduğu söylenmelidir. Cevapsız kalan çağrılar sonrasında barışçıl gösteriler ve oturma eylemleri başlamıştır. Sonrasında Frankofon yargıçların ve öğretmenlerin Anglofon mahkeme ve okullara gönderilmesine yönelik yapılan protestoların alanı genişlemiştir. Devlet tarafından ilk aşamada bazı reformların yapılacağına dair açıklamalar yapılmış fakat akabinde ılımlı muhaliflerin tutuklanması ve bazı protestocuların öldürülmesi ile talepler başka bir aşamaya yönelmiştir. Tutuklamalar ve ölümler ayrılıkçılar için uygun bir zemin sağlamıştır. 1 Ekim 2017’de Anglofonları ifade eden Güney Kamerun, Ambazonya (Ambazonia) adıyla Kamerun’dan bağımsızlığını ilan etmiştir. Elbette bu durum, her iki tarafın da meseleye bakışını daha radikal bir hale getirmiş ve şiddet olayları karşılıklı olarak artmıştır. 2018 yılındaki çatışmalarda ayrılıkçılar Kamerun ordusuna yönelik saldırılar düzenlemiş, ordu karşılık vermiş ve Anglofon halk adeta iki ateş arasında kalmıştır. 4. Krizin Tarafları Kamerun’da yaşanan süreci iki aktör üzerinden, devlet ve Anglofonlar olarak okumak yeterli olmamaktadır. İki tarafın da çabaları sonucunda mesele yalnızca ülke içinde kalan bir kriz olmaktan çok uluslararası etkenlerin de dâhil olduğu bir noktaya gelmiştir. Bu bağlamda hem Kamerun devleti çeşitli terör organizasyonlarından bahsederek uluslararası imajına katkı sağlama çabasında bulunmakta, hem de Anglofon mücadelesinin temsilcileri uğradıkları haksızlık ve zulüm üzerinden uluslararası camiaya seslenmektedir. 4.1. Kamerun Devleti Krizin başlangıcı ile beraber statükoyu korumayı önceleyen Kamerun yönetimi, hem bölgesel hem de uluslararası aktörlerle müttefiklik ilişkisi içerisindedir. Birleşmiş Milletler, Commonwealth Topluluğu, Uluslararası Frankofon Örgütü, Orta Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu, Afrika Birliği gibi uluslararası kurumların üyesidir. Bunların dışında, başta Fransa olmak üzere, İngiltere, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerle sıkı diplomatik bağları bulunmaktadır. İktidarda bulunan Kamerun Halkın Demokratik Hareketi Partisi, ülkeyi 1985 yılından beri yönetmektedir. Birçok Afrika ülkesinde uzun süreli iktidarların etkisinden bahsederken verilen örneklerden birinin Kamerun olmasının sebebi budur. Zimbabve, Uganda gibi ülkelerle aynı doğrultudaki uzun süreli Paul Biya iktidarı bölge için istikrar algısı oluşturmaktadır (IPSS, 2020: 6). Ülkenin müttefiklerinden bolca destek almasının en büyük sebebi sınırındaki Boko Haram örgütüne karşı mücadelesidir. Elit birliklerden oluşan ve kuzeyde konuşlanan mücadele gücü, bölgedeki terör hareketlerine karşı savaş veren pek çok ülke ve kurumdan destek görmektedir. Bu elit birliklerin Anglofon bölgelerindeki silahlı gruplara karşı da savaştığını eklemek gerekmektedir. 4.2. Sivil Toplum Sivil hareketlerin Anglofon krizinin çözülmesi hususunda önemli girişimleri olmuştur. Krizi militarizmin etkisinden çıkarıp sivil bir yere oturtma ve çözümü bu şekilde kolaylaştırma çabası özellikle 2016 yılı boyunca ve ertesi yılın bir kısmında sürdürülmüştür. Anglofon Sivil Toplum Konsorsiyumu öncülüğünde hukukçular, öğretmenler ve sendikalarla birlikte başlatılan girişimler ülkenin İngilizce konuşulan bölgelerinde yaşanan sorunları ortaya koyma adına belirgin talepler ortaya koymuştur. Kamerun’un iki İngilizce konuşan bölgesinde başlayan barışçıl gösteriler, akademik camiadaki destekle birleşerek ekonomik, hukuki ve sosyal alanlarda boykota doğru yönelmiştir. Barışçıl gösterilerin liderlerinin tutuklanması, krizin sivil toplum temsilcileri nezdinde çözülmesi ihtimalini oldukça azaltmıştır. Krizin başında farklı inançların temsilcilerinin bir araya gelerek barışçıl çözümler üretme çabası da pek etkili olmamıştır. 4.3. Silahlı Gruplar Sorunun taraflarından biri olan silahlı gruplar, çeşitli sivil girişimlerin başarısız olması, hükümetin reform vaatlerinde başarılı olamaması ve barışçıl gösterilerin sert şekilde bastırılması sonrasında kendilerine uygun bir alan bulmuşlardır. Çeşitli diyalog kanalları açıkken yapacakları silahlı saldırılar için bahane bulamayan bu gruplar, diyaloğun başarısız olması sonrasında saldırılarını meşru gösterecek sebepleri kendilerince elde etmişlerdir. Özellikle diasporadaki Kamerunluların ideolojik desteğiyle beraber 2017 yılında Ambazonya Savunma Güçleri oluşmuştur. Bu grup, elinde bulundurduğu silahlı güçlerle beraber Ambazonya ismiyle bağımsızlıklarını ilan ettiklerini duyurmuştur. Anglofon bölgelerinde kurulan bir diğer silahlı grup da Güney Kamerun Savunma Güçleri’dir. Aynı yıl kurulan bu grup da güneybatı bölgesinin bağımsızlığı için çaba göstermektedir. 2018’de kurulan Ambazonya Öz-Savunma Konseyi, Manyu Kaplanları, Kızıl Dragonlar, Ambazonya Kılıçları gibi silahlı gruplar da aynı amaca hizmet etmektedir (IPSS, 2020: 9) Kamerun askerleriyle çatışma içerisinde olan bu grupların, daha küçük gruplarla beraber iki bin beş yüz- üç bin civarı militanı olduğu öngörülmektedir. 4.4. Afrika Birliği Afrika Birliği Kamerun krizinin çözümüne yönelik pasif pozisyonu sebebiyle eleştiriler almaktadır. 2019 yılında Afrika Birliği Komisyonu’nun Kamerun lideri Paul Biya’ya diyalog çağrısı etkisiz kalmıştır. Biya önderliğindeki hükümet sorunun askeri yöntemlerle çözümüne inanmakta ve diğer çözümleri güçsüzlük olarak nitelendirmektedir. 2018’de ülkedeki şiddeti kınayan Afrika Birliği’ne, 2020’nin ilk günlerinde yüz doksan sayfalık bir rapor sunan Kamerun tarafı, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerine uyduğunu belirtmiştir. Ancak kendi performansını kendi ölçen tarafın raporu, uluslararası insan hakları kuruluşları tarafından eleştiri almıştır (Nkongho & Tinsley, 2020) Afrika Birliği kıtanın genelinde çatışmaya dönen toplumsal hareketlere kayıtsız kalması ve pek çok ülkede otoriterliğe dönüşen yönetimlere yaptırım uygulamaktan uzak olması sebebiyle desteğin azaldığı bir kurum olmuştur. Yine de birlik bu krizin en yakın uluslararası tarafı olmaya devam etmektedir. Şiddetin gözlemlenmesi, tarafların arasındaki diyaloğun sürdürülmesi ve konunun uluslararası alanda gündemde tutulmasının en önemli tarafı olarak kalmayı sürdürmesi beklenmektedir. 4.5. Diğer Aktörler Devlet, sivil toplum, silahlı gruplar krizin birincil tarafları, Afrika Birliği birincil uluslararası gözlemcisi olarak kabul edilirse, diğer aktörler üçüncü taraf olarak tanımlanabilir. Birleşmiş Milletler, Kanada, Fransa, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve hatta Vatikan bile olayların başlangıcından sonra belirli noktalarda müdahil olmuşlardır. 2016’da, barışçıl gösterilerin şiddet olaylarına dönüşü ile birlikte ABD Kamerun’u Anglofonların haklarına ve temel insan haklarına saygı göstermeye çağırmıştır. 2017’de BM Orta Afrika Temsilcisi Yaounde’yi ziyaret etmiş, konsorsiyumun hapisteki liderleri ile görüşmüştür. Hem onların serbest bırakılması, hem diyalog masasının kurulması ve hem de internetin erişime açılması taleplerinde bulunmuştur. Bu talepler aynı zamanda daha önce belirtildiği üzere konsorsiyumun Kamerun hükümetinden talepleridir. 2017 yılında Papa’nın Biya ile görüşmesinden sonra 2021’de de Vatikan’ın Anglofon krizinin çözülmesi yönündeki baskısı devam etmektedir (RFI, 2021). Kamerun ile ticari anlamda çıkar ilişkisi bulunan Çin’in mevcut hükümet politikalarını desteklediği ve ülkenin Boko Haram’a karşı mücadelesinin sekteye uğramasından çekinen Avrupa Birliği’nin sessiz kaldığını eklemek gerekir (ICC, 2017: 17). 5. Sonuç Kamerun’daki anlaşmazlık ve çatışmalar yalnızca bir kimlik meselesi olarak algılanmamalıdır. Elbette yeni ulus oluşum sürecinde ortak bir kimlik etrafında yeni bir yapı inşa edilmesi ve bu inşa sürecinde çeşitli alt kimliklere dair sorunlar yaşanması diğer ülkelerde de görülen ve benzer özellikler taşıyan süreçlerdir. Afrika özelinde bakılacak olursa, altmışlar boyunca esen bağımsızlık rüzgârına hazırlıksız yakalanan bazı bölgelerde bağımsızlığa geçişin sancısı oldukça fazla hissedilmiştir. Bu geçiş döneni sancısı, uzun sürelerdir bağımsızlık hayali kuramayan, tamamıyla başka başkentlerde alınan genel kararların yansımaları ile yönetilen bölgelerde sadece kimlikle de açıklanamaz. O güne kadar tüm hak ve zenginliğinden mahrum kalmış bölgelerin bağımsız devletlere dönüş sürecinde kimlik kadar önemli derecede ekonomik sorunları olmuştur. Hatta kimlik probleminin ve alt-üst kimlik ikileminin pek çok ülkede ekonomik darboğazın bir çıktısı olduğunu söylemek doğru olacaktır. Bağımsız ülkeler ekonomik anlamda iki farklı sorunla baş etmek zorunda kalmışlardır. Bunlardan ilki, resmi olarak kazanılan bağımsızlıklar sonrasında gayrı resmi sömürünün neokolonyal biçimde sürdürülmesidir. O güne kadar kıtanın her türlü imkânından faydalanan sömürü güçlerinin bağımsızlığın sonraki gününde bulundukları ülkelerden öylece çıkıp gitmeleri sömürü düzeninin bittiği anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla yeni bağımsız ülkeler pek çok açıdan bağımlı olarak doğmuştur. Bu durum ülkelerin iç siyasi meselelerinin hala dolaylı olarak eski sömürü güçlerine atıf yapılmadan çözülemediği gerçeğini beraberinde getirmektedir. Yani kimlik krizi, doğrudan bir sömürü dönemi mirasıdır. İkinci husus, yeni kurulan devletlerde kimin pastadan ne kadar pay alacağı sorunudur. Bu sorun, bölgesel anlamda değişik göstermiş, din, etnisite, dil veya kabile üzerinden dağılımla çözülmeye çalışılmıştır. Bu tip bir dağılımın günü kurtarması muhtemel olsa da yarınlara dair sağlam bir sistem kurmaya yardımcı olmayacağı açıktır. Nitekim ilerleyen yıllarda darbelerin, darbeler veya batı ayarlı demokratik seçimler ile iktidar değişimlerinin sonucu ülkelerdeki kaynak paylaşımının baştan yapılması anlamına gelmiştir. Ulus kimliğinin oluşumu ve homojen kimlik arayışı süreçleri, ekonomik çıkarlar doğrultusunda, çoğu zaman hak arayışlarının batı emperyalizmi ile ilişkilendirilmesi sonucunda sekteye uğramıştır. Kamerun’daki krizde de sayılan sebeplerin tamamından belli parçalar görmek mümkündür. Toplumda dil üzerinden ayrışma ve dil üzerinden oluşturulan ulus algıları dışında kalan ötekilere karşı olumsuz bakış, günlük hayattaki basit eylemlerden, kamu kurumlarındaki olağan işleyişe kadar uzanmaktadır. Frankofonlar diğerlerini hainler olarak damgalarken, Anglofonlar ise Frankofonları Fransa yardımı olmadan bir şey yapamayan kesim olarak değerlendirmektedirler (Konings & Nyamnjoh, 2003: 141). Sorunun başlangıcı Kamerun’un bağımsızlık tarihine kadar götürülmektedir. Anglofonların o dönemdeki bağımsızlık arayışına sunulan iki çözüm önerisi bulunmaktadır. Anglofonlar ya Nijerya’da Igboların hakimiyetinde otonomiye sahip olacaktı ya da Kamerun ile birleşecekti. Nijerya kontrolü altında olmaktansa Kamerun ile federal bir yap kurmanın kabul edildiği plebisitle beraber sorun da başlamış olmuştur. Geçmiş bölümlerde değinilen sözlerin tutulmaması ve anlaşmazlığın çatışmaya dönmesi ile birlikte de ulusal birliğin sağlanması yönündeki optimist düşünceler yerini devlet merkezci baskıya ve diğer tarafta da ayrılıkçı şiddete bırakmıştır. Zaman içerisinde ayrılıkçı hareketlerin güç kazanmasının iç siyasi ortamdaki sebebi sivil toplumun hamlelerinin değersizleştirilmesidir. Bunun dışında kıtadaki başka benzer örneklerde uygulanan ve başarı kazanan metotların genellikle askeri zaferlere dayalı olması da bu ayrılıkçılık hareketlerini fikri anlamda güçlendirmiştir. Eritre örneği Afrika’nın farklı bölgelerindeki ayrılıkçı hareketler için referans olmayı sürdürmektedir. Eritre’nin Etiyopya’dan ayrılma isteği, kendi kendini yönetebilme kapasitesi ve uluslararası anlaşmalara uygun talepleri sebebiyle sivil hareketlerin sesini yükseltmesiyle başlamıştır. Uluslararası kurumların bu taleplere dair tutumu sonrasında sivil hareketin yerini askeri hareketlilik almıştır. Eritre, Addis Addis Ababa yönetimine karşı kazandığı asker zafer sonrasındaki referandumla bağımsız olmuştur. Başlangıcı açısından Kamerun’daki federasyona benzeyen Etiyopya-Eritre krizi bu şekilde çözülmüştür. Bu şekilde savaşla değil, anlaşmaya çözülen benzer bir mesele de Senegal ile Gambiya arasında olmuştur. Gambiya konumu itibarıyla Senegal’in içerisinde kalan bir anklavidir. Kamerun’daki iki grup gibi Senagal Frankofon, Gambiya ise Anglofon toplumdan oluşmaktadır. İki ülkenin ticari faaliyetleri artırmak ve güçlenmek amacıyla 1982 yılında Senegambiya Federasyonu adı altında birleşmişlerdir. Frankofon Senegal tarafının ilerleyen süreçte benzer talepleri ve tümüyle Senegal devleti altında birleşilmesini savunması sebebiyle Gambiya 1989’da federasyondan ayrılmıştır. Elbette bu örneğin Gambiya’nın federasyondan önce bağımsız olması yönüyle Kamerun’daki Anglofonlara tamamıyla uymadığı görülebilir. Böyle bir ayrılmanın daha önce bağımsız olmayan bir bölgenin yeni bir devlet olarak bağımsız olması ile sonuçlanması, yalnızca Kamerun ile alakalı değil, bölgedeki diğer bir etken olan Nijerya için de sorun olabileceği hesaplanmaktadır. Kamerun’daki değerli yer altı kaynaklarının sahibi Anglofon bölgelerinin uluslararası kurumlar üzerinden otonomi talebini devam edeceği öngörülmektedir. Kamerun devletinin ve Anglofon tarafının radikal görüşlerinin elimine edilmesinin sorunun çözümünün ilk aşaması olduğu söylenebilir. İkinci aşama, sivil toplumun tekrar harekete geçirilmesi ve iki tarafın da çözümü sivil toplumun atacağı adımlara araması olacaktır. Yüzbinlerce kişinin yerinden edildiği bir sorunda aradaki gerginlik azaltılmadan çözüme ulaşmak ne kadar imkansızsa, sivil inisiyatifler olmadan gerginiğin azaltılması da bir o kadar imkansızdır. Sürecin Balkanization şeklinde sonuçlanması aslında çözüme yönelik değil, sorunun daha büyük ve içerisinden çıkılmayacak bir hal olmasına doğru giden bir adım olacaktır. Bu sebeple, uluslararası kurumların uluslararası alanda yeni bir başarısızlık riski yüzünden atmadığı her adımın bölgeyi daha çalkantılı bir hale getireceği unutulmamalıdır. Aynı zamanda Kamerun sorunun çözümü, kıtanın farklı bölgelerindeki çeşitli kimlik krizleri için bir örnek sunma şansının da değerlendirilebileceği bir krizdir. Daha önce silahlar, askeri mücadelelerle çözülmeye çalışılan kimlik krizlerinin, barışçıl bir yol ve neokolonyal müdahalelerden bağımsız şekilde çözülmesi, Somali’den Etiyopya’ya, Nijerya’dan Orta Afrika’ya kadar geniş bir yelpazedeki sorunların çözümü için yol haritası olacaktır. Kaynakça Amnesty International (2017). Cameroon: A Turn For The Worse: Violence And Human Rights Violations in Anglophone Cameroon. London: Amnesty International. Awasom, N. F. (2020). The Anglophone Problem in Cameroon Yesterday and Today in Search of a Definition. Journal of the African Literature Association, 1-28. Bamgbose, A. (1991). Language and the Nation: The Language Question in Sub-Saharan Africa. Edinburgh: Edinburgh University Press. Foumban Conference ( 1961/2). Foumban: National Archieves Buea. Gwellem, J. F. (1996). Fru Ndi and the SDF Revolution. Bamenda: Unique Printers. ICC (2017). Cameroon’s Anglophone Crisis at the Crossroads. Brussels: International Crisis Group. IPSS (2020). Cameroon Conflict Inside. Addis Ababa: Insitute for Peace and Security Studies. Konings, P. (2004). Opposition and Social-Democratic Change in Africa: The Social Democratic Front in Cameroon. Commonwealth & Comparative Politics, 42(3), 1-23. Konings, P., & Nyamnjoh, F. B. (2003). Negotiating an Anglophone Identity. Leiden: Koninklijke Brill NV. Nkongho, F. A., & Tinsley, R. (2020). Opinion: Why the African Union must not ignore Cameroon. DW: https://www.dw.com/en/opinion-why-the-african-union-must-not-ignore-cameroon/a-52265469 Okereke, C. N.-E. (2018). Analysing Cameroon’s Anglophone Crisis. Counter Terrorist Trends and Analyses, 10(3), 8-12. Opeibi, T. (2012). Investigating The Language Situation in Africa. P. Tiersma, & L. Solan içinde, The Oxford Handbook for Language and Law (s. 272-292). Oxford: Oxford University Press. RFI (2021). Vatican pushes for peace in Anglophone regions during Cameroon visit. https://www.rfi.fr/en/africa/20210130-vatican-pushes-for-peace-in-anglophone-regions-during-cameroon-visit Tchoyi, A. a. (2017). Anglophone Marginalisation: Cold Hard Facts. The Rambler, 37(18). Warnier, J. P. (1993). L’esprit d’entreprise au Cameroun. Paris: Karthala.
Ensar Küçükaltan on
Afrika

Nijer’i Terk Etme Sırası Amerikan Askerlerinde

Fransa’dan sonra Nijer’i terk etme sırası ABD’ye geldi. Nijer’in iktidardaki askeri rejimi, ABD’li üst düzey yetkililerin Niamey’e gerçekleştirdikleri üç günlük ziyaretin ardından, ABD ile 2012 yılında imzalanan askeri iş birliği anlaşmasını cumartesi günü “derhal yürürlüğe girmek üzere” feshetti. Nijer Hükümet Sözcüsü Amadou Abdramane yaptığı açıklamada “Nijer hükümeti, halkının istek ve çıkarlarını göz önünde bulundurarak, ABD askeri personelinin ve ABD Savunma Bakanlığı’nın Nijer topraklarındaki sivil çalışanlarının statüsüne ilişkin anlaşmayı derhal yürürlüğe koymak üzere feshetmeye karar vermiştir” dedi. Elbette tüm bu süreci geçmişten ve iç politikadan ayrı okumak eksik olacaktır. Bölgenin bütünündeki gelişmeler üzerinden Nijer’i inceleyelim. Sıra Amerikan Askerlerinde Geçtiğimiz dönemde darbelerle anılan, sonrasında “karizmatik” askeri liderleri ile dikkat çeken Burkina Faso, Mali, Nijer hattında sular durulmuyor. Bu ülkelerde yönetimi ele alan askeri cuntalar anti-emperyalist ve anti-neokolonyalist tutumları ile ülkelerinde kamuoyunu yanlarına çekerken bundaki en önemli tutum kuşkusuz Fransa karşıtı tavırlarıydı. Bu tavır Rusya’nın düzenlediği Afrika Zirvesi’nde karşılıklı komplimanlarla en tepe noktaya ulaşmıştı. Özellikle darbe sonrasında kuzeyinde savaşın devam ettiği Mali’de ana yolda aralıklı olarak gördüğümüz Rus bayrakları ve askeri teçhizat sevkiyatı güncel fotoğrafı tamamlar nitelikteydi. Tüm bu yakınlaşma ve “yeni ve eski sömürgecilere” toptan karşı çıkış söylemi bu üç ülkeye dış politikada ECOWAS’tan ayrılma zorunluluğunu doğururken aynı zamanda yaptırımlar da başlatıldı. Darbeye maruz kalan ülkelerdeki halkın ilk zamanlardaki motivasyonunda ise düşüşler görüldü. Özellikle halkın alım gücünün düşüşünün durdurulamaması büyük bir etken olurken askeri rejimlerin hesaba katmadığı bir talep daha görülür ve duyulur oldu: “Seçimleri ne zaman yapacaksınız?” Nijer’de de son dönemde Tiani yönetiminin en fazla aldığı sorulardan biri buydu ki cuntanın yeni bir hamlesini gördük. Fransız askerlerinin ülkeden çıkarılmasından sonra bu kez Amerikan askerleri aynı kaderi paylaştılar. Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Molly Phee başkanlığındaki heyet salı günü Niamey’e iki günlük bir program için geldi ancak kalış süresini uzatmak zorunda kaldı. Her ne kadar süre uzasa da askeri rejimin başı Abdourahamane Tiani ile görüşemedi. ABD heyetinin Nijer’e yaptığı ziyaretin uzatılması ancak askeri rejimin lideri Abdourahamane Tiani ile görüşememeleri meselenin Nijer tarafından ne kadar hassas bir şekilde planlandığını gösteriyordu. Nitekim heyet, aralarında Başbakan Ali Mahaman Lamime Zeine’nin de bulunduğu bazı Nijerli yetkililerle görüştükten sonra perşembe günü Niamey’den ayrıldı. Amerikan heyeti ayrıldıktan sonra cumartesi akşamı ulusal televizyonda okunan açıklamada Amadou Abdramane, ABD askeri varlığını yasa dışı olarak tanımlarken bu durumun anayasal ve demokratik kurallara da aykırı olduğunu belirtti. Nijer tarafının haksız olarak nitelendirdiği anlaşmaya asıl karşı çıkış noktası, 6 Temmuz 2012 tarihinde ABD tarafından tek taraflı olarak dayatılması olarak ifade ediliyor. Tek taraflı tanımlaması Nijer’in diplomatik pek çok olayda kullandığı bir terim oldu. Nitekim Abdramane, “Amerikan heyetinin gelişi diplomatik teamüllere uygun değildi.” diyerek Amerikan hükümetinin Niamey’e geliş tarihini ve heyetinin yapısını da “tek taraflı olarak” bildirdiğini söyledi. Mohamed Bazoum’un devrildiği darbenin ardından Washington Nijer ile iş birliğini askıya almıştı. ABD’nin ülkede “radikal” unsurlularla mücadele eden 1100 kadar askeri ve Agadez’de (kuzeyde) büyük bir insansız hava aracı üssü bulunuyor. Bu üssün ABD’nin Afrika’daki en büyük insansız hava aracı üslerinden biri olduğunu atlamamak gerek. Anayasal Düzene Dönüş Abdramane’nin ilgi çekici açıklamalarından biri de yine askeri rejimler tarafından yönetilen komşuları Burkina Faso ve Mali gibi ülkede anayasal düzene geri dönüşten de söz etmesiydi. Bu üç ülke bir yandan kendi topraklarında güvenliğe yönelik tehditlerle mücadele etmek üzere ortak bir güç kurma konusunda anlaşırlarken diğer yandan iç politikaya yönelik olarak da benzer söylemlerde bulunmaya devam ediyorlar. Birbirleri arasında yaptıkları askeri iş birliği anlaşmasının amacı bölgeden ayrılan Fransız ve ABD askerlerinin eksikliğinin radikal unsurların önünü açacağına yönelik iddialar. Elbette bu noktada ülkelerin dış yardımlar olmadan kendi egemenliklerini koruması en doğrusu ancak potansiyel her bir terör saldırısında askeri rejimler bunun kendi aleyhlerinde kullanılacağını biliyorlar. Bu noktada eklemek gerekir ki Amerikan Silahlı Çatışma İzleme Grubu ACLED’e göre, Sahel’in merkezinde kaydedilen kurban sayısı bir önceki yıla göre %38 artarak 2023 yılında şiddet zirveye ulaştı. İkinci benzer husus olan anayasal geçişe yaptıkları vurgu ise halkın talebinden kaynaklanıyor. Afrika ülkelerinde en sık görülen iktidar değişimi yollarından biri olan darbelerle yönetime gelen askeri rejimlerin bir süre sonra anayasal sistemi geri getirmediklerinde halkla karşı karşıya geldiklerini oldukça sık gördük. Rusya Müdahil Olabilir Bu noktadan sonra Rusya’nın potansiyel hamlelerini göreceğiz. Fransa karşıtı olarak nitelenen her darbede meydana neden Rus bayraklarını görüyorsak, Amerikan askerlerinin çıkışından sonra da Rus etkinliğinin artmasını beklemek sürpriz olmayacaktır. Sahel’deki terör örgütlerinin otorite boşluğundan faydalanarak terör saldırılarını şiddetlendirmesi muhtemel gözüküyor. Nitekim JNIM ve diğer oluşumlar yayınladıkları propaganda videoları ile bu mesajı sürekli veriyorlar. Hatta daha da ilerisinde bu örgütlerin Wagner ile karşı karşıya geldiği bir senaryo bölgenin kaosa sürüklenmesine sebep olabilir. Unutmamak gerekiyor ki çatışmaların olduğu alanlar çok büyük sivil nüfusu da içinde barındırıyor. Dolayısıyla bölgedeki güvenlik krizinin daha da derinleşmesi, masum pek çok insanın hayatına mal olabilir. Sahip olduğu zenginliklerden bugüne dek mahrum bırakılan halkların bu kez şiddetle sınanması Sahel’de tahmin edilenden daha büyük bir karmaşayı beraberinde getirir. Bu sebeple şu anki güvenlik krizlerinin aşılması yönünde atılacak ilk adımın askeri rejimlerin anayasal sisteme dönmesi gerekliliği olduğunu düşünüyorum. Elbette aynı kişilerin sivil yönetimi de alacağını bekleyeceğiz ancak sivil mekanizmaların çalıştırılması bölgenin güvenlik sorununu çözümüne katkı sağlayabilir ve Nijer başta olmak üzere bölge ülkelerini tek kutuplu bir müttefiklik sistemine dahil olma zorunluluğundan kurtarabilir. Dr. Ensar Küçükaltan
Ensar Küçükaltan on
Afrika

Doğu Afrika’da Yeni Bir Kriz:Somaliland-Etiyopya Anlaşması

Doğu Afrika pek çok potansiyel çatışma noktasını barındırıyor. Bunlardan biri de en son Somaliland ve Etiyopya arasında beklenmedik bir şekilde bir liman erişim anlaşmasının duyurulmasıyla ortaya çıkan yeni gerilim oldu. Birbirleriyle ilişkileri su ve sınır güvenliği gibi sebeplerden zaten kırılgan olan Somali, Etiyopya, Mısır ve Sudan’da yeni bir sarsıntı meydana getiren anlaşmanın detayları konuşulmaya devam ediyor. Etiyopya’nın beklenmeyen adımı sonrasında bölgedeki görece barış ortamının bozulma ihtimaline karşı, diplomatik yolların kullanılarak bölgedeki gerilimin azaltılması hem Doğu Afrika Birliği hem de kıta dışı aktörlerin ilk gündemi durumunda. Doğu Afrika’daki Çatışma Noktaları Meselenin özünün anlaşılması adına ilk olarak Doğu Afrika’daki sorunlara kısaca değinmek gerekiyor. Daha önce Etiyopya’nın Nil Nehri’ne inşa ettiği ve Mısır ile Sudan tarafından büyük bir tepki gören baraj, tarafları su meselesi üzerinden karşı karşıya getirmişti. Ardından çok uzun yıllardır Etiyopya’da iktidar ortağı olan Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’nin iktidar dışında bırakılmasını takiben Tigray Savaşı’nın başlaması, Somali ile Kenya arasında yıllardır çözülemeyen deniz sahanlığı problemi, Sudan’da yaşanan malum süreç ve Somali’de uzun süredir çözülmesi beklenen terör sorununu birbirinden ayrı olaylar olarak ele almak, Somaliland meselesini de eksik okumaya sebep olacaktır. Doğu Afrika’nın en belirgin özelliklerinden biri, bölge ülkelerinin dış politikada yaşanan krizleri iç politikada kullanışlı sebeplere çevirmeleri ve ayrıca diğer ülkelerin içişlerindeki tehdit noktalarını kullanarak fayda sağlamalarıdır. İlgilenenler için M23 olayları Uganda, Ruanda ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti üçgeninde bu ülkelerin komşularının içişlerinden nasıl fayda sağlamaya çalıştığını anlamak için okuma tavsiyesi olabilir. Somaliland-Somali Çekişmesi Somali şu anda 6 eyalet (Somaliland, Puntland, Galmudug, Jubaland, Hirshabelle ve Güney Batı) ve Banadir Bölgesel Yönetimi’nden oluşmaktadır. Bunların arasında Somaliland, bağımsız olduğunu iddia etse de uluslararası tanınırlığı bulunmamakta ve yasal olarak Somali’nin bir parçası olmaya devam etmektedir. İngilizler tarafından 1960 yılına kadar bir protektora (himaye) olarak yönetilen Somaliland, Somali ile birleşerek bir cumhuriyet oluşturmadan önce kısa bir süre bağımsız oldu. Somaliland o zamandan beri çok az gelirle ve uluslararası ticaret ya da finansmana erişimi olmamasına rağmen özerk olarak faaliyet gösteriyor. Somaliland’ın başkenti Hargeisa, kendi pasaportlarını basıyor, kendi şilini çıkarıyor ve seçimlerini düzenliyor. Bazı uzmanlar bölgeyi dünyanın “en istikrarlı” fiili devletlerinden biri olarak görüyor. Somaliland’ın Somali’den ayrılma kararı 1991’deki iç savaşın ortaya çıkışına kadar geri götürülebilir. Mohamed Siad Barre liderliğindeki askeri hükümetin yakın zamanda çökmesiyle ülke kaosa sürüklendi. Kargaşa devam ederken, kuzey bölgelerinden silahlı direniş ortaya çıktı ve askeri rejimin ağır taktiklerle karşılık vermesine neden oldu. Ayrım gözetmeyen bombardımanlar, önemli sayıda masum sivil de dahil olmak üzere binlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Bu vahşetle karşı karşıya kalan Somaliland, tek taraflı bir kararla ülkenin geri kalanından ayrılarak bağımsız bir devlet olduğunu ilan etti. Dolayısıyla meselenin Somali’nin çöküşünden bugüne kadar uzayan bir tarihi olduğunu bilerek başlamak, bugünkü iç ve dış konjonktürü daha iyi anlamayı sağlayabilir. Somaliland meselesi de iç ve dış aktörlerden bağımsız değildir. Anlaşma öncesindeki Somali’ye hızlıca bir bakalım. Öncelikle anlaşmanın zamanlamasına dikkat edilmeli. Somaliland ve Etiyopya arasındaki bu tartışmalı anlaşma, Somali’den gelen delegelerin Somaliland Cumhurbaşkanı Muse Bihi Abdi ile müzakereler için Cibuti’de bir araya gelmesinden birkaç gün sonra gerçekleşti. Cibuti Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Guelleh tarafından organize edilen toplantı, Somali ile Somaliland olarak bilinen ayrılıkçı Kuzey Somali bölgesi arasında ortak bir zemin bulmayı amaçlıyordu. Öte yandan Somali’de siyasi girişimler ve ordu tarihinde ilk defa El-Şebab’ı bu kadar köşeye sıkıştırmıştır. Bu kararlı mücadele metodu, terörün bitmesi ve sahip olduğu müthiş jeopolitik önemin tüm bölge tarafından kavranması açısından Somali için ciddi bir adımdır. Etiyopya ile yapılan tartışmalı anlaşma, denize kıyısı olmayan Etiyopya’nın deniz ticaretine ve bir deniz üssüne erişimini sağlayacak bir liman inşası için Somaliland’ın bir bölümünü Etiyopya’ya kiralamayı amaçlamaktadır. Bunun karşılığında Somaliland’a verilen ödül ise diplomatik tanınmadır. Bu durum, Eritre’yi kaybettikten sonra deniz erişimi kalmayan Etiyopya’ya 50 yıl boyunca denize ve limanlara erişim sağlarken, Somaliland’ın Etiyopya Havayolları’ndan hissedar olmasını sağlayacaktır. Etiyopya için deniz erişiminin önemini, Cibuti’ye her yıl ödediği 1,5 milyar dolardan anlayabiliriz. Duyurunun ardından Somali meclisi hızlı bir şekilde tepki gösterdi. Somali Başbakanı Hamza Abdi Barre başkanlığında yapılan olağanüstü kabine toplantısında Etiyopya kınandı. Kabinenin kararının ardından Somali Cumhurbaşkanı parlamentoyu acil olarak topladı ve “sözde” olarak nitelendirdiği anlaşmayı reddetmek için onay istedi. Parlamentonun her iki kanadı da Somali’nin bütünlüğünü tehdit eden bu eyleme karşı birlik için bir araya geldi. İlk uluslararası tepki Mısır’dan Somali’ye destek şeklinde gelirken Avrupa Birliği de Somali’nin toprak bütünlüğünün korunması gerekliliğinin üzerinde durdu. Türkiye’nin Pozisyonu Somali’de güncel durum olarak Türkiye’nin pek çok açıdan Afrika’da en güçlü temsil edildiği ülke olarak nitelenebilir. Özellikle ülkenin yeniden inşa sürecindeki Türkiye rolü, ikili ilişkilerin diğer Afrika ülkelerine göre daha fazla gelişmesini beraberinde getirmiştir. Barışın yeniden tesisi konusunda atılan adımların başarılı sonuçlar vermesi, Somaliland ve Puntland gibi iç sorunların çözümüne dair atılan adımlar sonrasında güvenliğin en büyük öncelik olduğu Somali’den bütüncül bir yeniden devletleşme sürecine giren Somali’nin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu süreç, yalnızca güvenliğin sağlanması ile sınırlı kalmayıp ekonomik saiklerin getirdiği zorunluluklar, devlet kurumlarının onarımı ve altyapının tesis edilmesi konularında desteğe duyulan ihtiyacı beraberinde getirmiştir. Türkiye, Somali ile ilişkilerin çerçevesini yoğunlaşmanın yaşandığı 2011 sonrasından günümüze dek, devlet inşası sürecinde başat ihtiyaçların temini noktasında kalmış ve Somali’yi Afrika’daki ilişkileri daha fazla derinleştirecek bir hareketin merkezine yerleştirerek ilerleme kaydetmiştir. Bu bağlamda özellikle kalkınma ve altyapı projelerinin yoğunlaştığı ve Türk yatırımcısının Somali’ye yatırıma teşvik edildiği görülmektedir. Türkiye aynı zamanda Etiyopya’daki Tigray savaşında askeri teçhizat başlığında gündemde olan ülkelerden biri olmuş, Cibuti’deki askeri üssüyle ve Somali’deki pek çok devlet kurumunda oynadığı rolle Afrika Boynuzunda nüfuzunu genişletmiştir. Dış politikada her zaman ülkelerin birliği ve bütünlüğüne saygı üzerinden krizlere müdahil olan Türkiye, Somaliland-Etiyopya Anlaşması krizine de aynı açıdan yaklaşmaktadır. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli’nin, “Geçmişte olduğu gibi bugün de Somali ile Somaliland arasındaki anlaşmazlıkların doğrudan müzakereler yoluyla ve Somalililer arasında çözümlenmesini arzu ediyor ve bu yöndeki girişimlere yönelik desteğimizi yineliyoruz.” açıklaması, bu politikayı yineleyen bir açıklamaydı. Somali’nin Bütünlüğünü Kimler İstemiyor? Somali, sahip olduğu topraklar açısından son derece önemli bir noktada bulunuyor. Kızıldeniz’e Hint Okyanusu’ndan giriş noktası olması ve Aden Körfezi bölgesinde bulunması Dünya ticareti içerisindeki payını kolaylıkla artırabilir. Öyle ki Somali problemlerini çözerse Afrika’nın geri kalanına giriş kapılarından biri haline gelebilecektir. Bunun önünde iki engel bulunuyor: İlki uzun süredir savaştığı terör, ikincisi ise Somali topraklarındaki ayrılıkçı hareketler. Sorunlarını aşmış ve ulusal birlik içerisinde yalnızca bölgedeki konumuna odaklanabilen bir Somali, bazı başka ülkelerin şu an mevcut değerini kaybetmelerine, tamamı olmasa bile gelirlerinin önemli bir kısmını Somali ile paylaşmak zorunda kalmalarına neden olabilir. Karşı kıyı Yemen’de de daha ağır çatışmaların bulunması, Sudan’ın neredeyse yeniden parçalanmanın eşiğinde olması, Etiyopya’daki Tigray krizi bize daha büyük planları işaret ediyor olabilir. Tüm bunların aynı bölgede meydana gelmesi “yalnızca bir tesadüf olabilir mi” sorusunu gündeme getiriyor. Diğer taraftan da Körfez ülkelerinin bu işlerin neresinde olduğu sorusu da farklı bir tartışma konusu olarak not edilmesi gereken bir husus.
Ensar Küçükaltan on